Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Peygamberlik Sanatlardan Bir Sanat Değildir

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Halil Fevzi Efendi (filibeli) Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
Ehli Sünnet Anlayışa Uygun   Muhammed Hayreddin filibeli/Sadık Albayrak
       
Makale No: 2145 Hit : 7521 Hata Bildirimi Tavsiye Et
Tanıtılan Yazarın Bilgileri
Yazar Adı Cemaleddin el Afgani
  جمال الدين الافغاني الاسدآبادي
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı
1 es Suyuful kavati limen kale inne en nübüvvete sanatün mines sanai / السيوف القواطع لمن قال ان النبوة صنعة من الصنائع

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Peygamberlik Sanatlardan Bir Sanat Değildir

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı
1 Filibeli Halil Fevzi Efendinin Biyografisi

Özeti
Nübüvvet san’at değildir. السيوف القواطع لمن قال ان النبوة صنعة من الصنائع isimli eserin yedinci bölümünden onuncu bölümüne kadar olan metinden iktibas edilmişitir.
click here dating for married men married affairs
cheats women who cheat on husbands married woman looking to cheat
married men affairs why do married men cheat on their wives my boyfriend cheated on me with a guy
treatment of aids hiv treatments aids pictures

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar Afganiye Reddiye /Sadık Albayrak Neşri
Yayınlandığı Tarih
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Peygamberlik Sanatlardan Bir Sanat Değildir

Nübüvvet, nebî, risâlet, irsal ve resûl kelimelerinin lügât ve örf bakımından manâları:

1— Nübüvvet, lügatte «irtifâ» manasınadır. Mevakıf’te böyle açıklanmıştır. Örf bakımından nübüvvet, insan-ı kâmilin Allah tarafından kendisine vahy olunan ahkâmı mahlûkata tebliğ ,„için; mahlûkatın cümlesine veyahut bazısına gönderilmiş olmasıdır.

2— Nebi, lügatte, bazılarına göre, «haber getiren» manâsındadır. Zirâ.Nebi, Allah tarafından haber getirir. Bazılarına göre de «irtifâ» manasınadır. Bazılarına göre de «tarîk» manasınadır. Zirâ nebi olan her zat, yücelik sahibi olması gerektiği gibi, Allah’a vasıl olmak için de bir sebeb olmalıdır.

Örfen ise, öyle bir zattır ki, Allah Tealâ Hazretleri kullarından seçip ona: «Ben seni şu millete gönderdim.» yahut «bütün insanlara gönderdim.» yahut «Seni taraf-ı İlâhiyemden İlahî ahkâmımı kullarıma tebliğ eyle.» diye hitab ettiği yüce zattır.

3— Risâlet, «irsal» den isimdir. Gerçek risalet, bir zatın başkasına, şu sözü veya başka bir şeyi fulâna ulaştır, diye emr etmesi ile ortaya çıkar. Risalet kelimesinin örfen manâsı  ise, insanın Allah tarafından mahlûkatın hepsine, veyahut bazısına ahkâmını tebliğ için memur olmasından ibarettir.

4—îrsal, Allah’ın kullarına seçtiği zata, kendisine vahy olunan Îlahî ahkâmı bütün mahlûkata veyahut bazı mahlûkata tebliğ için emretmesinden ibarettir.

5— Resûl, risalet, manâsınadır. Örfen, Allah tarafından hükümlerini infaz ve ahkâmım tebliğ için halktan mükellef olanların hepsine veya bazısına gönderilmiş olan zat, demektir. Nebî ve resûl, manâda ve örfte birdir. Allâme Teftazanî  [1]«Şerh-i Makasid» inde, resûl; kitap ve şeriat ile gelen zatın olduğunu, yazmıştır. Bu takdirde resul ile nebi arasında fark vardır. Yani, her resulün nebî olduğu ve her nebînin resûl olmadığı cihetle, resûl nebîden daha hususî olduğu anlaşılır.

6— Ba’s ve bi’set, bir şeyi başka bir yöne tevcih etmektir. Ba’s iki çeşittir. Birincisi beşerin ba’- sıdır. Bir işle birisinin irsali gibi. İkincisi Cenabı Allah’ın ba’sıdır. O da iki kısımdır. Birinci kısmı, eşyanın yokluktan vücuda gelmesi, icat ve yaratılmasından ibarettir. İkinci kısmı, ölünün diriltilmesi, manâsınadır. Birinci kısım icattır. Cenab-ı Hakka mahsustur. İkinci kısım, ölüyü diriltmektir. Allah’ın kudreti ile bazı büyük peygamberlerde ortaya çıktığı gibi, bazı büyük velilerde de ortaya çıkar. Kur’anda «ba’s» lâfzı, sekiz manâya gelmektedir: 1 — İlham, 2— İhya-ı mevt, 3 — Nevm’den ikaz, 4 — Teslît, 5 — Nasb-ı hakîm, 6 Ta’yin, 7 —Kabirden ihraç, 8 — İrsal’dir.

Tarif olunan ve İlahî emirden ibaret bulunan «irsal» bazı kere melek vasıtasıyle ve bazı kere de vasıtasız olur.

«Hani, Rabbi ona, mukaddes Tuvâ vadisinde şöyle nida etmişti: (Haydi Firavuna git, çünkü o pek azdı.) [2]«Ateşe vardığı zaman şöyle çağırıldı: Ey Musa! Haberin olsun ben, senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen, mukaddes vadî olan Tûvâ’dasın.» [3]ayetleri ikinci şıkka delildir.

Musa (a.s.) Medyen’de Şuayıb (a.s.)ın yanında üzerine aldığı on yıllık hizmeti eda ettikten sonra çoluk  çocuğunu alıp, Medyen’den doğum yeri olan Mısır’a doğru yola çıktılar. Geceleyin soğukta, çöl ortasında yollarını kaybettiler. Aslında Tûr Dağı’nın sağ tarafına gelmişlerdi. O zaman Hz. Musâ (a.s.) uzakta, yani Tûr Dağı’nın bir tarafından ateş gibi bir aydınlık gördü. Bu ise ateş değildi. Allahın halk ettiği bir nûrdu. Hz. Musâ (a.s.) yanındakilere, «Siz burada oturunuz. Muhakkak ben bir ateş gördüm. Ümit ederim ki size ondan bir sûle götürürüm. Veyahut ateşin yanında bir yol tarif edici bulup yolumuzu öğrenirim.» deyip o tarafa yöneldi. Ne zaman ki ateş ümidiyle onun yanma geldi, o mübarek yerde bulunan derenin sağ tarafından ve ağaç arasından Musa (a.s.) çağrıldı. Yani Allah ona hitap etti.

Nitekim yukarıda beyan olunan İlahî hitap, ile şereflendikten sonra peygamberlik ihsan buyurularak Firavun’u imana dâvet için vazifelendirildi. İşte bu nidalar, bizzat Cenab-ı Allah’tandır.

Risalet ve nübüvvette şartlanma yoktur.

Bilinmelidir ki, risalet ve nübüvvette, şekavete düşmüş bulunan filozofların kapılmış oldukları şekilde riyazet ve mücahedelerle kazanılmış olan hallerden bir şart ile şartlanma olmaz. Yani nübüvvet ve risalet ne riyazet, ne mücahede ve ne de halvette oturmak ve halk ile ihtilâttan alâkasını kesmekle ve ne de cevher saflığı ve fıtrat zekâsından olan zatî istidâtlar ile kazanılır. Yalnız Cenab-ı Allah kullarından irade buyurduğu zatı, özel rahmet nûru ile yüceltir.

Bu izahattan anlaşılmıştır ki, nübüvvet; İlâhî meşiyyete bağlı bir rahmet ve mevhibedir. Cenab-ı Hak ise kendi risaletini ihsan edeceği mahalli bilir. Bu meselede iktisabın asla medhali yoktur. İşte bu mukarrer hüküm, «Mevakıf» te açıklandığı üzere doğru ve hak ehlinin inandıkları ve kabul ettikleri bir itikadî meseledir ki, bunda fail-i muhtar Allahtır. İlâhî iradesinin taallûk ettiği her şeyi ihtiyar edip fiil haline koyar. Hatta «Ezharü’r -Revzat» sahibi[4]   şerh ettiği Revzatu’l Cinan’ın şerhinde «Nübüvvet, Ce- nab-ı Allahtan bir atiyyedir. Çalışıp kazanmakla elde edilecek bir şey değildir. Yalnız, Allahın hik- met-i İlâhiyesinin iktizasına göre kullarından ihtiyar ve irade buyurduğu zata nübüvveti vermiştir. Binaenaleyh, hiç bir fert, nübüvveti kendi kendine ne kesb ve ne de mücahede, riyazet ve zühd ile kazanmaya muktedir olur. Her ne kadar amel-i salih ye ta’b ile saf velayet mertebesine vasıl olursa da. Bundan dolayı nübüvvet vehbîdir. Ve velâyet ,kes- bidir, denilir.» diye tasrîh ve beyan etmiştir.

Bunun için Kadı Iyaz, «Şifa-i Şerîf» in «Hukuk-i Mustafa» yj tarif ettiği bölümde «filozoflar gibi nübüvvetin mücahede ile iktisabını tecviz eden şahıs, kâfir olur.» diye hüküm vermiştir.

San’at ve San’atkârlık

Kamusta ve diğer lügat kitablarında açıklandığına göre, san’at; amel, yani İş manasınadır. Bu takdirde rızık ve maişete medar olur. Hattâ «Bir de Dâvud’a, sizi harbin şiddetinden korumak için zırh - elbise san’atını öğrettik.» [5]ayetinde «san’at» kelimesi «amel» ile tefsir olunmuştur.

Allah’ın öğretmesi, bizzat bir varlığa ilim ve mağrifet halk etmesi yoluyla olur veyahut melek vasıtasıyle gelir. Beşer nev’inde olan ilme gelince, bu iki kısımdır. Birisi sırf vehbîdir ki onun tahsilinde kulun asla zahmet ve sıkıntısı yoktur.

İkincisi kesbî ilimdir ki, onun tahsilinde kulun kesbî ve Allahın yaratması vardır; gerek tasavvura ait olsun ve gerek tasdike ait olsun. İlmî nazariyeler gibi. Nitekim hak ehli nazarında mukarrer olan bu şekildir. Bir de başkasına ilim öğretmenin manâsı, başkasında ilim meydana getirmek ve başkasını bir işte, tasavvurî veya tasdîkî olsun, alim ve arif kılmak demektir. Bu da iki çeşittir. Birisi Allahın öğretmesidir ki Cenab-ı Hakkın «Allah bütün isimleri Adem’e öğretti.» [6]ayet-i kerîmesinden anlaşıldığı veçhile-- bizzat veyahut melek vasıtasıyle başkasıılda ilim halk etmesidir. İkincisi, çalışıp elde etmek suretiyle öğrenmektir ki, bizim talebelere öğretmemiz ve üstadla- rm geçim ve nzık sebebi olan san’atları çıraklarma Öğretmeleri buna birer misâldir.

«Amel» mihnet ve fiilin, yani, işlenecek işin ismidir. Araştırmacılar «amel» ile «fiil» arasında iki yönden fark bulmuşlardır. Birincisi, «amel», zamanın uzaması ile husule gelen iş manasınadır. «Ne isterlerse yaparlardı.» (Sebe’: 13) ayeti buna delildir. «Fiil» kelimesi ise, kendisinde zaman uzaması olmayan işten ibarettir. «Ashab-ı Fil’e Rabbin ettiğini görmedin, mi?» (el-Fil: 1) ayet-i kerîmesi bu manâya şahittir. Çünkü Fil ashabı hakkında olan helâk, çabuk bir şekilde vaki’ olmuştur. Bu bakımdan «fiil» «amel» den daha umumîdir. İkinci fark ise, «amel ancak düşünce ve görüş çihetin- den olan yerde kullanılır. «Fiil» kelimesinde ise düşünce, görüş ve niyet geçerli değildir. Bu yönden de «fiü» «amel» den daha umumîdir. Ragıb-ı İsfahani [7]   «Müfredât» adlı kitabında bu şekilde yazmıştır. Bu bakımdan «amel» Cenab-ı Hakka nis- bet olunmaz. Zirâ Vacib - Tealâ düşünmek ve bak-maktan münezzehtir. Hattâ «Esma-i Hüsnâ» da «Fe’al» varid olup «amil» ve «ummal» varid olmamıştır. Bunun gibi Kur’an-ı Kerîm ve hadîslerde de geçmemiştir. Nitekim «amel» Allah’a nisbet olunmadığı gibi, insandan başka hayvanlara da nisbet olunmamıştır. Çünkü düşünce ve görüş hayvanlarda yoktur. Bir de «amel» akla tabi’ olup hayvanlarda ise, akü olmadığından amelin bulunmayacağı apaçıktır. Bunun için İmamı Saganî  [8] «Fiilin terkibi, amel ve başka şeyden bir şeyin ihdası üzerine delâlet eder.» demiştir. Bu şekilde fiil amelden daha umumîdir. Zira fiilde düşünce ve görüş muteber değildir. Amel ise, düşünce ve görüşle bir şeyi ihdâs etmektir. Yani, ful bir şeyi ihdâs etmektir.

Amel ile san’at ve san’atkârlık arasında Örf ve lügata göre fark nedir?

San’atta mu’teber olan geçinmek ve rızka vesile olmak, cismanî ve mahsûs bulunmaktır. Amelde ise ne geçim, ve ne rızka vesile olmak, ve ne de cismanî ve mahsûs bulunmak mu’teber olmadığı «Kitabu’l i îber»  [9] de yazılıdır. Yukarıda geçen Enbiyâ suresinin 80. ayet-i kerîmesinde buna işaret vardır. Bu bakımdan amel, san’at ve sanatkârlıktan daha umumîdir. Hattâ «Her san’at bir ameldir ve her amel san’at ve san’atkârlık- değildir.» denir. Mesela, namaz, oruç ve iman amel olup san’at değildir.

Allâme Seyit Şerîf Ma’muru’l-Cinân [10]Hazretleri «Ta’rifât» adlı eserinde san’at kelimesini; «Kendisinden düşünce ve fikir olmaksızın ihtiyarî fiiller sadır olan nefsanî bir melekedir.» diye tarif etmiştir. Bazıları san’at, amelin keyfiyetine taallûk eden işten ibarettir, demişlerdir.

Örf, dört çeşittir:

1)Örf-i kavlî: Bir lâfzın, bir manâya kullanılmasını halkın birbirine bildirmesinden ibarettir. Nebî’nin lâfzı gibidir ki, bu kelimenin halk arasında, Allahın İlâhî ahkâmını halka tebliğ için göndermiş olduğu bir zata ıtlakı bildirir. Bunun gibi san’at lâfzının da halk arasında rızka medâr olan amele ıtlakı bildirir. Bu durumda «nebî» lâfzı, İlâhi ahkâmım halka tebliğ için Cenab-ı Hakkın gönderdiği zat manâsında açık bir serahattır ki te’vîle ihtimali olamaz. Bunun gibi san’at, lâfızda, bir işi ihdas ve kesbetmek manâsındadır.

2)Amelî örf: Bu da insanların bir lâfzı ayrı ayrı ve iki manâya ıtlak etmelerinden ibaret olup, ancak bu lâfız o iki manâdan birine ıtlakında biri diğerine üstünlük sağlamış olmalıdır. «Lâhm-et» lâfzı gibi ki, domuz ve sair hayvanların etine ıtlak olunmuş bulunduğu halde, sonradan domuz eti yenmeyip, gayrisinin eti temiz ve yenir olduğundan bu manâda üstünlük sağlamıştır.

3)Lisanî örf: Bir lâfzın lügavî bakımdan konulduğu şekle göre kendisinden anlaşılan manâdan ibarettir.

4)Şer’î örf:  Şer’î örfte bir manâdan ibarettir.

O manâya o lâfzı şeriat hami etmiş olduğundan her zaman o lâfızdan o manâ anlaşılmış olur ki onu, şeriat erbabı ahkâmın kaynağı saymışlardır.

Ef’al-i İlâhi’ye üç kısımdır:

îmam Ragıb-i Îsfahanî «Müfredât» ında: «Allahın ef’ali üç kısımdır: 1) îbdâ: Bir şeyi —diğer şeyden olmayarak bir defada, yani maddeye ve müddete tavakkuf etmeksizin eşsiz bir şekilde yaratmak ve icad etmektir. Nitekim, cüz-i lâ-yetecez- zâ (parçalanmaz en küçük parça; atom), ki onu Allah bir defada icat etmiştir. Cüz-i lâ-yetecezzâ’ya ilk unsurlar, denir. 2) Sun’: Cisimleri icad ve en küçük parçaları muhtelif şekillerde terkîbten ibarettir. 3) Teshir: Bir şeyi kendisinden maksut olan nesneye şevkinden ibarettir. Gerek isteyerek sevk olsun, insanda olduğu gibi, gerekse istemeyerek sevk olsun, bulut ve kokularda olduğu gibi. İşte bu üç kısım, ef’al-i İlâhî’den her birine, halk - yaratma denir.» diye yazmıştır.

«Envarü’t-Tenzîl» haşiyesinde «Bakara suresi» nin tefsirinde Şeyhzâde de yukarıda yazıldığı şekilde bahsetmiştir. İşte bu izahattan anlaşılmıştır ki, Cenab-ı Allah’ın yaratması, ibda’, sun’ ve teshir adı ile üç kısımdır.

Mel’un bir şahsın cür’et ettiği sövme iki kısımdır:

1)Kasten yapılan sövme:

Kasdî sövmenin iki misali vardır:

Birincisi, söven alçak şahsın, kalem ve kılıç sahibi Peygamber Efendimize —haşa— sövmeyi, yukarıda zikr olunan kat’î delillerle haram olduğu sabit olduğu halde, helâl kabul etmesidir.

Bu inancı sebebiyle o şahsın küfründe şüphe yoktur. Cenab-ı Peygamberin Allahtan alıp tebliğ ettikleri İlâhî ahkâm hakkında Hz. Peygamberi —hâşâ— tekzîb etmek veya nübüvvet ve risaletlerinde şüphe ortaya koymak eziyet ve istihfâf olduğundan sövme lâfızlarındandır. Bunları helâl kabul etmek inancı küfürdür. Zırâ, bu türlü inanç ve benzeri şeylere cür’et edenler Peygamber Efendimize iman etmediklerini ortaya koymuş oldular. Bu durum ise, küfr ile hüküm verilmesinde şüphe olmayan maddelerdendir. Buna benzer şahsın, tevbeden sonra olan durumu, onun tevbesinin doğruluğuna muttaliğ ve sırrma vakıf .olan hakimin görüşüne bağlıdır. Bunun gibi bir kimse, Peygamber Efendimiz Hazretlerine —Haşa-— küfredip, küfrünü gizleyerek tevbe de etmemiş olsa ve şahitler o şahsın aleyhinde sövdüğüne dair şahitlik etmeleri ile sövdüğünü itiraf ve kabul eylese o şahıs kâfirdir. Küfründe ve katlinde ihtilâf yoktur. Zira kendisi, küfrünü söylemesi, Allah ve Peygamberine hürmeti bozması küfründe ve katlinde ihtilâf olmayacak şekilde kâfir olarak öldürülür.

İkincisi; söven şahsın sövmeyi helâl saymamasıdır. Sövme sebebi olan lâfızların gerçekte küfür olmaması meselesidir.

2)Kasdî olmayan sövme:

Bu da, eziyet ve hakaret şeklinde olan ve olmayan olmak üzere iki kısımdır. İkisinin de misalleri daha önce geçmiştir.

Küfr edenin iki durumu: Sarhoş veya ayık olma.

Sövmeye cür’et eden şahıs, Hz. Peygamber Efendimize sövdüğü zaman ya ayık veyahut sarhoş olması lâzımdır. Bu takdirde ayık olarak küfr eden şahsın hükmü, tekfir ve katidir.

Sair hususlarda olan hükmü buraya kadar yazılan kasımlarda açıklanmıştır. Kaldı ki, sarhoş olarak söven şahsın hükmü, ukubet ve tekfirde ayık hakkında olan hüküm gibidir. Çünkü, sarhoşluğu sebebiyle daha ileri gidip sarhoşluk kendisini katılaştırmıştır.

Sarhoşluk, yiyip içilen içkinin sebebiyle, aklın kaybolmasından ibarettir. Fukahânın sarhoşluk hakkında cezalan vardır ki, hepsi örf ve adete dönüktür.

Sarhoşlukta üç durum vardır. Birinci durumu neşe ve ferahlıktır. Ortanca durumu, neşe ve ferahlığın üstünde azalarda bir gevşekliğin ortaya çıkmasıdır. Sonuncu durumu ise, aklın zevali ve hareketin durmasıdır. Onun için ulemâ-i kirâm bu sarhoşun mükellef olup olmadığına, yani, hakkında şer’î cezâ tatbik edilip edilmeyeceğine dair ihtilâfa düştüklerinden üç görüş ortaya çıkmıştır. Üçüncü söz, sarhoşun sarhoşluğu sebebiyle ileri giderse hakkında talâk, zeman, küfr ve İslâm’dan olan teklif icrâ olunur.

Eğer sarhoşluk sebebiyle ileri gitmeyip sarhoşluğa sebeb olan şeyi zorla, veyahut tedâvî arzusuyla, veyahut boğazında kalmış olan lokmayı yutmaktan, veyahut fazlaca susuzluktan dolayı muzdar olarak içmiş olursa hakkında teklif olunan ahkâm icrâ olunmaz. Kaldı ki, yukarıda sarhoşun hükmü ayığın hükmü gibidir, diye söylenen sözümüz sövmeye yöneltilmesi, sırf sarhoşluk sebebiyle hasıl olduğuna hami olunmalıdır. Ama zikr olunan sarhoş ceza olarak ayık gibi katl olunur.

Din imamları «Nesîmu’r-Riyâz» adlı kitab ta açıklandığı üzere, zikr olunan kati, peygamberler hakkında söylenmesine cesaret olunan iftirânın cezası olduğuna binaen sarhoşlukla bilinemez, diye bir delil ileri sürmüşlerdir.  Şerh olunan üç durumdan biri olan «aklın gitmesi ve hareketin düşmesi» ile bilinen son durum, şaraptan başka diğer müskiratı içmekle hasıl olan sarhoşluk hakkında cezanın vacib olması ve irtidâtının sahih olmaması ve bundan dolayı dinden çıkmakla zevcesinin kendisine haram edilmemesi bahsinde İmamı A’zam (r.a.) Hazretlerince kabul edilmiş olan görüştür. Yani İmamı A’zam, şerh olunan sarhoşluğun cezası, son durumun zuhurunda icra olunacağına inanmaktadır.

İmama göre bu hükmün delili, küfre inanmaktan ibaret olup, binaenaleyh, akim gitmesi ile beraber küfür tahakkuk etmez, kaidesidir.

«Dürrü Muhtar» ile şerhinde, sarhoş demek, kadın ile erkeği ve yer ile göğü fark edemeyen kimsedir. İmameyn Hazeratına göre, ekser sözü muhtelit olan kimse, sözünün yarısı doğru olsa da sarhoş değildir, diye «Bahr» den rivayet olunmuş ise de İmamı A’zam’ın delili zayıf olduğundan fetvâ için muhtar olan İmameyn’in sözüdür. Sarhoş, dinden çıkarsa, dinden çıkması ile hüküm yemez, diye zikrolunmuştur.  

Fethu’l-Kadîr adlı kitabta da buna delil olarak, zirâ küfür itikat ve istihfaf bölümündendir. Sarhoş için itikat ve istihfâf yoktur, denir.

Yedi Meselenin Dışında Bütün Şer’î Ahkâmda Sarhoş Ayık Gibidir.

 «Eşbâh»a göre yedi mesele şunlardır: Sarhoşun dinden çıkmasına hükm olunmaz; hudûd-i halise ile rehîn ikrarı sihhat olmaz, nefsine ait şehadete şahitlikte bulunması doğru olmaz, mihr-i mislden ekserle velîsi olduğu bir küçüğü, ve mihr-i mislinden ekalle bir küçük kızı evlendiremez, sarhoşluktan ayılma anında zevcesinin tatlikine kendisini vekil eden kimsenin zevcesini boşayamaz, ayıkken satmaya tevkîl eden kimsenin malını satamaz, sarhoşluktan evvel kendisinden gasb ettiği malı, gasıb kendisine iade edemez, hükümlerinden ibarettir.

Hikmet, Felsefe, Filozof Ve Hükemâ

Hikmet; mantık, tabiî, ilahiyat ve ilm-i tealîm adlarında dört asıl esası ihtiva eder. Bunlardan ilm-i tealîm; aritmetik, hendese, hey’et ve musikî adları ile dört ilimden ibarettir. Demek oluyor ki hikmet ilmi için yedi asıl mevcuttur. Bu yedi asıl ilmin hepsine hikmet-i felsefîye ve ulûm-i akliye adı verilir. Çünkü bu aklî ilimler, akıl sahibi olan insana mahsustur. Bundan dolayı bu hikmet ilmi, bir millete ait olmayıp, aksine bu meselede bulunan fikir ve görüşler bütün milletlerde mevcut olduğundan, onu anlamakta bütün milletler eşittirler. Hikmet, mahlûkatın ömründen beri insan cinsinde varlığını devam ettirmektedir.

Hikmete ulûm-i felsefe ve ulûm-i hikem de denilir ki onun asımdan olarak ilm-i hikmetin, san’at ve çiftçilik gibi pek çok talî kısımları vardır.

Hikmetin meselelerinden alemin kıdemi gibi bazı meseleler vardır, ki, İslâm inancına uygun değildir. Bazı meselelerin de uygun olduğu mufassal kitablarda yazılıdır. Ama hikmet-i İslâmiye’ye gelince, bu hikmet-i Cenab-ı Hak «Allah dilediğine faydalı bilgi (hikmet) ihsan eder. Kime ki hikmet verilmişse, muhakkak çok hayır verilmiştir...» [11]ayet-i kerimesi ile beyân buyurmuştur.

İnsanlar İki Guruba Ayrılır.

İnsanlar iki guruba ayrılır. Biri peygamberlerden birine tabi’ olmayandır ki, onlara filozof ve hükemâ denir.

Hükemâ da iki sınıfa ayrılır. Birinci sınıf riyazet yolunu seçmiş olanlardır ki, bunlar riyazetle dünya ve ahiret saadetine ulaşacaklarını zannetmişlerdir. Bunlara İşrakıyyûn  [12] denir.

Diğer sınıf ise istidlâl  [13] yolunu meslek edinenlerdir ki, bunlar da nazar, fikir ve istidlâl ile iki dünya saadetine ulaşacaklarım zannedenlerdir. Bunlara Meşşaiyyûn  [14] denir. Bu iki sınıf akıllarına itimat edip akılları dünya ve ahiret saadetlerinin husulüne kâfi olduğunu sanmışlardır. Binaenaleyh, nefisleri dalâlete düçâr olduğu gibi kendilerine tabi’ olanları da dalâlete sevk etmişlerdir. Zira, kitap ve sünnet nurû ile nurlanmayan akla itimat etmek dalâlet ve küfür sebeblerinden olduğu hidâyet erbabı tarafından tasrîh olunmuştur.

İnsanların ikinci kısmı, peygamberlerden, muhterem bir nebiye ittiba ve inkiyad edip, o peygamberin Allah tarafından gönderilmiş olduğunu tasdik eden zatlardır ki, bunların her biri ehl-i millettendir. Ümmet-i Muhammed ve geçmiş ümmetler gibi...

Filozoflar Neden Dalâlete Giriftâr Olmuşlardır?

Akim idraki yalnız varlığına delil bulunan şeye münhasırdır. Alemin yaratılışı, Cenab-ı Vacibu’l Vücûd’un vücuduna delil olduğu, buna misaldir. Ama dünya ve ahiret saadetine sebeb olan şeriata, hususiyle ahirete ait işler gibi vücuduna delil bulunmayan şeyi akıl idrak edemez. Çünkü, o şeyin delili Cenab-ı Peygamber (a.s.)’dır. Bu sebebten dolayı o yüce peygambere ittiba’ etmeyenler nasıl bir durumda hidâyet bulabilirler? Bulamayacakları muhakkaktır.

 

Mu’teber Kitablardan Nakl İle Yukarıda Zikr Edilen Ahkâmın Teferruatı.

1)Nübüvvet san’at değildir.

Nübüvvet, bu alçak şahsın [15] sandığı gibi san’at değildir. Zirâ, nübüvvet, vehbîdir. San’attan olan bir şey vehbî değildir. Nübüvvetten olan bir şey de san’at değildir. Çünkü san’at kesbîdir. Yukarıda zikr olunduğu vech ile çalışmakla elde edilir. .

2)San’at lâfzı, rızka medâr olan «amel-i kesbî» manâsındadır. Hususiyle kavlî örf de açıklanmıştır. Bundan dolayı bunda te’vîl ihtimali yoktur. İmdi, hasım tarafmdan «nübüvvet san’attır» denilirse, bu takdirde nübüvvet kesbî olmuş olup, çalışıp - kazanmakla elde edildiğine açıkça delâlet e- der demek lâzım gelir. Halbuki, daha önce, tetkik edildiği şekilde bu sözü tecvîz eden şahıs kâfirdir, hükmüne varılmıştı. Binaenaleyh, semavî kitablar- da, ne de peygamberin hadîslerinde nübüvvetin san’at olduğuna delîl olacak bir nass varid olmamıştır. Şimdiye kadar ne ehl-i İslâmdan ve ne de diğer millet erbabından nübüvvetin san’at olduğu işitilmiştir.

Nübüvvetin san’at olduğuna inanan şahıs, san’atı «maksatlarından bir maksat için sahîh bir fikirle mevzu’larından bir mevzu’da sağlam bir yapıcı kuvvettir.» -diye tarif etmiş ve taksimi hakkında da «gerek vehbî olsun, gerekse kesbî olsun, sınırlı bir zattan olmuştur.» ibaresini ileri sürmüştür. Böylece san’atı vehbî ve kesb'ı olarak ikiye ayırmıştır.

Acaba bu taksim san’atın kesbî olduğuna aykırı olmaz mı?

Bu taksîm san’atm kesbî olduğuna aykırı değildir. Zirâ, kuvvet (kuvve-i faile) in vehbî olması, fiilin vehbî olmasını iktizâ etmez. Akimda olduğu gibi, Zirâ akıl, vehbîdir. Yalnız nazar ve istidlâldeıı ibaret olan fiili kesbîdir.

3)Merkûmun san’at hakkında yukarıda zikr olunan tarifinin üç şekilde bâtıllığı sabittir.

Şöyle ki, önce bu ta’rîf yukarıda zikr olunduğu veçhile lügât ve örfe muhaliftir.

îkinci olarak, faili kadir-i muhtardır, kaidesini itiraf edenlerin görüşüne muhaliftir. Zirâ, bu zikr olunan kaide ,erbabı indinde kuvve-i fâile sabit değildir. Belki, Cenab-ı Hakkın varlığına inanmayıp tabiatın varlığına ve tesirine inanan eski filozofların sanmış oldukları meselelerdendir. Ama, Cenab-ı Vacibu’l-Vücûdun varlığına inanan sonraki filozoflar «Cenab-ı Hak, fail-i mucibtir» derler.

Üçüncü olarak, bu tarif, zikr olunan kuvvetin, Hz. Peygamber Efendimizden ibaret olan, sahibinin ahkâm-ı İlâhiye, şer’î kaideler ve Kitabullah, diye adlandırdığı şeylerden aksiyona çıkardığı şeyi kendi nefsinden yapar ve namaz; hac, şeriat, vahy ve ilham gibi şer’î isimlerden ortaya konan isimleri kendisi ihdas etmiş olduğuna, açıkça, delâlet eder.

Halbuki, bu hâl, peygamberlere iftira olduğu gibi, onları noksan göstermektir. Bunun gibi, zikr olunan tarifte yazılı kuvve-i faileden her ne kadar karşı olma açıkça görünüyorsa da tarifinde bulunan «rasihe -sağlam» kelimesi karinesi ile meleke murad olunursa, durum şu zikr olunan minval gibidir. Belki burada fesat cihetiyle evvelkinden daha fazla dalâlete düşürme sebebi vardır. Zira, bu meleke sağlamlık buluncaya kadar failin fi’li, yani, amelin tekerrürünü iktizâ edeceği gerçek bir iştir. Zikr olunan tarifin batıllığının sübûtu gibi merkûmun san’atı taksimi de batıldır. Zirâ, irade, fikir, rusûh ile hasıl olan şeyin vehbî olamıyacağı akıl sahibi olanlara hafî değildir.

4)Bu merkûm şahsın «her san’at ki, onun mevzu’u külli ve onun faydası külle raci’ olmuştur. San’atkârlık; 'peygamberlik, filozofluk, halifelik ve fakîhlik gibi san’atların en şerefli ve en faziletlisidir. Onun sahibleri sair san’at sahiblerinden daha şerefli ve faziletlidir.» sözü ile san’atı bu şekilde izah etmesi de batıldır.

Bu taksimatın batıl olduğu, aşağıda zikr olunur:

San’atı, eşref-efdâl, mutavassıt ve kıymetsiz olarak üçe ayırmasından dolayı önce hak ehli ve diğerlerinin görüşüne göre, mu’teber kitablardan bir kitaba dayanmadığı apaçıktır.

İkinci olarak, lügatta, nübüvveti kuvve-i faile veyahut faile ile tarif ettiği san’atın kısımlarından en şerefli kısma dahil etmiştir. Halbuki, merkûm, eğer tarifinde zikr edilen «kuvve» sözü ile yukarıda zikr olunduğu şekilde meleke ve faile, yahut «kuvve-i faile» sözü ile ondan «ef’al-i ihtiyarîye» ortaya koymağı kastetmiş ki, buna tarifinde zikr olunan «sağlam fikirle» sözü ve bir de «San’atın mevzu’u küllidir. Taallûk ettiği konu, ilim ve ameldir. Her iki halde kurtuluş, maksada tabi’dir. O san’at enbiyâ ve filozofların adetidir (san’atıdır.).)) sözü karinedir.

Nübüvvet, amel-i kesbî olması lâzım gelir ki onu bu şekilde tecviz eden kimsenin durumu yukarıda zikr olunmuştur. Bu durum da peygamberler hakkında tenkis ve iftirâ olup, küfürdür.

Eğer «kuvve-i faile» sözü ile tabüyyûn’un (naturalistlerin) kast ettiği «kuvve» manâsmı murad etmişse, bu, gerçekte en çirkin suçlardan biri olmakla beraber, buna inanan merkûmun tarifinde vuku’ bulan «sağlam bir fikirle» sözüne aykırıdır. Zirâ, kelâm kitablarından «Mekasıd» ve diğerlerinde hükemâdan nakl olunduğu vech ile fikirle vücut bulan şey,, irade ve ilme mütevakkıf olur. Tabiatın fi’li ise irade ve ilme mütevakkıf olamaz. Kaldı ki, zikr olunan ta’rif te vaki’ olan «kuvve» sözü ile «kuvve-i faile» ve «meleke» murad olunmayıp «san’at» manası murad olunmuş olması ihtimali vardır. Şu kadar ki, bu ihtimali hatırlamaya inanan merkûmun zikr olunan ta’rîfi ve san’atın diğer tarifindeki «hem sanatkârlık yapabilirim. Söylüyorum (ki) san’at, mevzunlarından bir mevzu’da ve bu esnada caiz olan yapıcı bir sıfattır. O hazrete nisbet edebilirim. Fakat, meselenin konusu haricinde bulunuyoruz.)) ibaresi ile açıkladığı söz, diğerine engel olur. Maa ma fîh, bunu murat etmekte de müteaddit vecîh- lerle bahisler vardır.

 Şöyle ki, «kuvve-i faile» den san’atı murat etmek, önce, muteber kitablardan bir kitaba dayanmaksızın kendisinin uydurmalarıdır.

îkinci olarak, lügât ve örfe aykırı olduğu, san’atın lügât ve örf bakımından manasını bilenler nazarında, delîl iradından azâdedir. Ve merkûmun söylediği manâ düşünüldüğü vakit hiç kimsenin hatırına gelmez.

Üçüncü olarak, san’atın düşünüldüğü vakit hatıra geleceği veçhile lügât manası veyahut örfî manası mülâhaza ve itibar olunursa, Cenab-ı Hakkın havadis mahalli olması lâzım gelir. Bu durumda ne oluyor ki sıfattan ibaret olan san’at, Cenab-ı Vacibu’l-Vüoûd’a istinat olunuyor. Vakıa, yukarıda geçtiği vech ile yaratma (halk) çeşitlerinden olduğu haysiyetiyle «sun’» Cenab-ı Hakka nisbet olunur. San’atkârlık ve san’at bunun hilâfınadır. Yani onların Cenab-ı Vacibu’l-Vücûd’a nisbeti caiz değildir.

Dördüncü olarak, «kuvve-i faile» den san’at manâsı kastedildiği takdirde Hz. Peygamber Efendimizin ef’ali kendi nefsi tarafından hadis olup İlâhî vahy ile olmaması lâzım gelir. Malûmdur ki, lâzım batıl olunca, melzûm da batıldır. Bundan dolayı «kuvve-i faile»den san’at manâsı murat edilmesi de batıldır.

Merkûm şahsın kendi ileri sürmüş olduğu kelimelerin karineleriyle bu meseledeki maksadı; nübüvvet san’attır, ve nübüvvet sahibi olan 'peygamberin mevkii fiile koyduğu kitap, a’mal, kavaid ve ahkâmı ne gizli ve ne de açık Cenab-ı Hak’tan vahy olmaksızın kendi tarafından çalışıp elde etmekle ortaya koyar ve meydana getirdiği kitap, kavait ve a’male Kur’an, namaz, zekât, vahy, şeriat, din ve İslâm gibi isimler koyar. Çiftçi, demirci ve tabîb gibi. Sair san’at sahiblerinin kendi aralarında nice ıstılahlar uydurup, nice kaideler ortaya koydukları gibi, demek olduğu meydana çıkar. Bu ise, merkûmun karihasından yalan söz çıkarıp peygamberler hakkında iftira ve yalan ile —Allah korusun— peygamberlerin yüce makamlarını tenkise kast eylediğini ilân edicidir.

5)Merkûmun, söylemiş olduğu tarifler, nübüvvetin kesbî olduğuna delâlet etmez, diye kabul ederse, kendi tarafından bu itibar ve farz ediş kabul olunmaz. Zirâ, henüz geçmiştir ki, san’at ve sân’atkârlık lâfızları gibi olan fiillerde, açık bir şekilde kullanıldıklarından, te’vîl ihtimali yoktur. Bu durumda merkûmun farazî iddiası da makbûl olamaz.

Bu şahsın aşağıda «mazharü’ş - şerîa» gibi tabiri, mezkûr te’vîli te’yit edici ve nübüvvetin Cenab-ı Hak’tan olduğuna delil olarak kabul olunamaz mı?

Hayır, bu da kendisinden bir garanti kabul edilemez. Çünkü, sayısız yerlerde, nübüvvet san’attır, diye açıklamıştır. Bu tabir de nübüvvetin sırf Allah tarafından ihsan buyurulduğuna delâlet etmeyip, belki bu ta’biri ve benzerlerini, merkûmun bu meselede Şiîlerin ihtiyar ettikleri gibi, inanmış olduğu bozuk mezhebi gizlemiş olma yolunu seçtiğine delildir. Halbuki, şeriat ve bunun benzeri isimler, merkûmun kanaatine göre, —Allah korusun—Hz. Peygamber Efendimizin kendi tarafından konmuş ve adlandırılmış isimlerden olduğu, müteaddit kelimeleriyle, izahtan varestedir.

6)Bunlara inanan bu şahıs, iki dünya saadetine ulaştırıcı olan nübüvvet ile her iki alemde şekavete düşürücü olan felsefenin ve peygamberler ile filozofların arasını eşrefiyet ve efdaliyette eşit kabul etmeye cür’et etmiştir.

Halbuki, bu müsavilik nübüvveti ve peygamberleri tenkis ve istihfaf nokta-i nazarından kasten irtikâp olunduğu merkûmun daha önce geçmiş olan sözlerinden ortaya çıktığı karine ile sabittir. Bir de merkûm şahsın san’atı başka bir şekilde kısımlarına ayırmasında söylediği ‘’söyleyebilirim ki, san’atın şerefliliği, mevzu’unun şerefi ile mütenasibtir. İmdi, her san’at ki, onun mevzu’u insan veya ef’al veya insana taalluk eden şeylerdir. Ondan da kast edilen, alemin islâhı gayesidir. Elbette sair san’atlardan daha şerefli olacaktır. Bu şekilde peygamberlik, filozofluk, halifelik, fakîhlik ve tabîblik kendilerinden başka san’atlardan daha şereflidir. Bu iki şerefli san’at, yani peygamberlik ve filozofluk...» gibi sözler de şerh olunan küfürleri nev’indendir. Allah bu sözlerden bizleri korusun.

7)Bu şahıs san’at lâfzına üçüncü bir kısım kabul ettiği fikrini beyan ederken söylediği «Eğer mevzu’ külli olup san’atkârın garazı fesada mevzu’ olursa bu san’at, san’atların en rezil, en seviyesiz ve en alçağıdır. Ve onu icad eden en seviyesiz ve en rezil olduğu gibi, kesilme, öldürülme ve hapsedilmeye şayestedir. Meselâ, Mazdek  [16]in ashabı gibi, yeni şeyler uyduranlar, İbahîler [17]  ve yalancı peygamberler buna misaldir. Ki bunların garazları - gayeleri felsefî kaideleri, alemin intizam ve asayişini yıkmaktır.» sözlerinde peygamberlere, Allah tarafından getirmiş oldukları Kur’an ahkâmını tebliğ hususunda yalanlamakla beraber değiştirme, noksan kılma ve sitem vardır.

Çünkü nebi ve enbiyâ lâfızları yukarıda bir çok defa yazıldığı veçhile Cenab-ı Hak tarafından halkın hepsine yahut bazısına kendisine vahy olunan İlahî ahkâmı tebliğ için gönderilmiş olan zât, manâsında tasrîh olunduğuna hak ehli ve sair milletler müttefiktirler.

Bundan dolayı, itikat kitablarından Mevakıf ve sairlerinde tasrîh olunan tahkikata nazaran merkûmdan başka, zikr olunan manâ, kimsenin aklına gelmemiştir.

Halbuki Osmanlı Memleketinde oturan ahali bir tek millettir. Bir de bu seviyesiz şahsın yukarıda yazılı bulunan sözünde derç edilmiş olduğu veçhile «bunların gayesi felsefî kaideleri yıkmaktır.» sözü kendi alçakça arzusunun peygamberlerin yalancı olmaları ve Allah tarafından bana şöyle böyle vahy olundu, ve beni Cenab-ı Hak size nebî kıldı, gibi haber vermiş ahkâmda ve peygamberlerin kurdukları dinin usûl ve füru’unda yalancı bulunmaları ile tavsîf olduğuna delîldir.

İki alemin şakavetine ulaştıran felsefî kaideleri yıkanlar, münhasıran peygamberlerdir. Bu yüce zâtların yıkmış oldukları felsefî hikmetler, semavî kitablarda mezkûr, dünya ve ahiret umûruna muhalif olan kıdem-i alem gibi meselelerdir.,

8)Merkûmun yukarıda zikr olunan sözlerinden biri de «intizam ve asayişi yıkmak» sözüdür. Bunda peygamberleri haksız ve değişik bir şekilde göstermek vardır. Bu seviyesiz şahıs, kadınlar hakkındaki örtünme ve kocalarından başka yabancılardan ictinâb etmesinin vacib olması gibi şer’î ahkâmı, intizam ve asayişi yıkmak şeklinde görmüştür.

Halbuki, peygamberler, iki dünya saadetine kavuşturan nizam kaidelerini «O hevadan (kendi nefsinden) söylemiyor. Kur’an sade bir vahydir, ancak vahy olunur.» [18]ayet-i celîlesinin delâleti ile Allah tarafından vahy ve ilham ile te’sîs etmişlerdir.

Merkûmun «Bilmek gerekir ki, her zaman ve her asrın sahib-i namus ve peygambere ihtiyacı yoktur. Zira, bir nizam ve şeriat uzun devirlerin halkına kifayet eder. Ama, her zaman bir alim-i müdebbir gerektir. Çünkü, eğer tedbîr kesilir ve nizam ortadan kaldırılırsa insan neıfinin en mükemmel şekilde bekâsi meydana gelmez. Ve bu müdebbir işlerin teferruatında her zaman velayeti tasarruf eder. » sözleri ile resûl, irsal ve ba’s etmeye ihtiyaç varsa bir resûlün gönderilmesi elbette kifayet ederdi. Ne zamanki bi’set taaddüt etti, Brahmanlar [19]  in inandığı gibi o bi’setin abes olduğu malûm oldu, demek istediğine delâlet eder.

Burada zikr olunan Brahmanlar, Hindistan’da bir millettir ki bunlar peygamberlerin bi’setini kabul etmezler. Ve bi’set-i Enbiyâyı abes görürler. Çünkü bu kavim der ki, güzel ve çirkini akıl bilir. İmdi ihtiyacını gidermeye çalışırsa güzel ve çirkini tarif edip güzeli yapar. Ve çirkini işlemez. Bundan dolayı peygamber göndermeye ihtiyaç yoktur. Ve peygamber göndermekte de fayda yoktur. O halde bi’set abestir. Bunların mezhebi ve delilleri kelâm kitablarında yazılıdır.

İhtar:

Merkûmun zikr olunan sözleri, kendi kanaa- tince, felsefe ve hikmetin iki dünya saadetine îsal için yeterli olduğuna ve bir de nebî olan yüce zatın felsefeye uygun olup, ona muhalefet etmeyeceğine ve felsefî kaideleri yıkmayacağına delâlet eder.

Halbuki, her kim bu itikatta bulunursa kâfir olur.

 

Merkûmun rivayet suretiyle konuşmasında söylediği sözler, kendisinin o sözleri başkasından hikâye ettiğine delâlet etmesine binaen bu meselede bir şey lâzım gelmez, değil midir?

Gerçekte bu sözleri başkasından rivayet eder olduğuna delâlet ederse de, merkûmun sözü hakkı ile mütalâa edenler için gizli bir şey değildir. Bu sözünden aşağıda gelecek olan sözü merkûmun hikâye ettiği şeyin hepsini kabul ettiğine delâlet eder.

Bu seviyesiz şahıs Hz. Peygamber Efendimizle filozofun arasını üç şekilde ayırt etmek gayesiyle irad ettiği sözler şu terkîbtedirler:

«Malûmun olsun ki peygamberle filozof arasında üç yönden fark vardır. Birisi, peygambere, eşyanın hakikati ve kulların hareketlerinin mesalihi, ilham ve vahy yoluyla öğretilir. Filozofta ise istidlal ve burhan yüzünden husule gelir. İkincisi, nebi’de hata vaki’ olmaz, filozofta olabilir. Üçüncüsü, filozofun hükmü, külli bir yol ve usûldür. Ve asla zamanın parçalarına nazar etmez. Peygamberin hükmü, ise, zamanın parçaları hasebiyledir. Ondan dolayıdır ki, peygamberlerin ahkâmı muhteliftir. Belki muhterem bir nebinin ahkâmı muhtelif olur. Şöyle ki, zamanında bir hüküm emr eder ve diğer bir zamanda da o vakit ve zamanın maslahatına göre önce buyurduğu hükmü fesh eder. Filozof ise ahkâmını beyan eder ve ahval ihtilâfı ile ve insanların değişmesi ile ve zamanın geçmesi ile ihtilâf kabul etmez. Bu durum filozofun noksanlığındandır ki külli için mu’tedil hadden inhiraf bilmez. Ve inhirafın ilâcını anlamaz. Belki sıhhatinin muhafazasını emr eder. Selâm, Hüdâya tabi olanlaradır.»

 

Bu sözler, daha önce peygamberler ile filozofların müsavi olduğunu gösteren sözlerine aykırı değil midir?

Aykırı değildir. Zira, yukarıdaki sözler merkûmun bâtıl zannında sabit değildir. Eğer sabit olsaydı ikisinin birbirine eşit olarak üstünlükleriyle hüküm vermezdi. Yahut, bu yazılar aksaklıklarda bir tefrikadır. Bu tefrika ise efdaliyet ve eşrefiyette birbirine zıt olmayı iltizam edici değildir.

 

Bu sözler merkûmun kanaatince nasıl ki sabit değildir, niçin onu zikr etmiştir?

Bu seviyesiz şahsın durumuna muttali’ olanlara gizli olmadığı veçhile zikr olunan bu sözleri söylemesi, sırf yukarıda zikr olunduğu üzere bid’at olan mezhebini gizlemek ve örtmek gayesiledir. İşte bu sebebten dolayı yazısının sonunda Ehl-i Sünnet ulemâsına ta’rîz yollu «selâm, Hüdâya tabi olanlaradır.» sözünü söylemiştir.

Şu bakımdan ki, ahır zaman Peygamberi Peygamber Efendimize ittiba’ edenler hidâyet menzilinin sırrına ulaşamayıp, aksine filozofa uyanlar sırf doğruluk üzeredirler, demek istemiştir.

Bu seviyesiz şahsın yukarıda zikr olunan «filozofa eşyanın hakikati ve insanların maslahatı, istidlâl ve 'burhan yüzünden husule gelir.» sözü de batıldır. Nazar ve istidlâl ile meydana gelen şey, filozoflar sınıfına göre, Cenab-ı Hakkın mevcut olması ve vacibu’l vücûd bulunması ve icabın da fail olması ve işlerin cüz’iyyatını bilmemesi, ve Cenab-ı Hakka bi’set-i nebinin vacib olması gibi kaziyelerdir.

Filozoflardan tabiatçılar denilenlere göre de tabiatların varlığı, Cenab-ı Hakkın vücudu ve te’sîri olmaksızın te’sîr etmesi kaziyyeleridir.

Felsefecilerden Dehriyyûn  [20] da Allah’ı ve ahireti red ve inkâr etmektedirler. Zirâ, onlar bizi ancak zaman yok eder derler.

Bunlar gibi Brahmanlar da peygamberlerin bi’setini red eder ve peygamberlerin Allahtan gönderildiklerini kabul etmezler. Onların bazıları da tenasûha inanırlar.

Filozoflar sınıfı ile bazılarına göre de cismanî haşri inkâr etmek, ruhanî haşri isbat etmek ve alemin kadîm olduğuna inanmak gerekir. Ki bunların her biri yüce İslâm Şeriatı’na ve semavî kitablara muhalif olan şeylerdir.

Mesalih, maslahat kelimesinin cem’idir ki, iki alemde kulların fiillerine terettüp eden menfaatler, manasınadır. Yani iki alem saadetidir. İşte bu saadetler peygamberlerden bir peygambere tabi’ olmayan kimse nazarında nasıl bir durumda ortaya çıkabilir? Halbuki bu meselede delil, daha önce zikr olunduğu üzere Nebiyyi - Muhterem (s.a.s.)’e inzal olunan Mukaddes Kitap ile Ehadîs-i Şerîfe’- den ibarettir. O halde filozofun istidlâl ile ortaya koyduğu meselelere inanan kimse mü’mîn olabilir mi? Elbette olamaz.

 



  • [1] Allâme Teftazanî: (Saadeddin-i Teftazanî). (Mes’- ut ibni Ömer Herevi el - Horasanı: Teftazân: 727/1326 - Semerkant: 793/1390). Şarkta ilim ve irfanı yeniden ihya eden büyük İslâm alimlerindendir. Osmanlı ülkesine gelmiş, büyük takdir toplamış ve eserleri Osmanlı medreselerinde büyük takdire mazhar olmuştur. Pek çok te’lifatı vardır.

  • [2] (Naziat: 16/17),

  • [3] (Tahâ: 11/12)

  • [4] Kadızâde Erzurumi’nindir. Revzetü’l Cinân da î mamı Birğivî’nindir. Vefatı: 981/1573).

  • [5] (Enbiyâ: 80)

  • [6] (Bakara: 31)

  • [7] Ragıb-ı İsfâhani (12. yüzyılda yaşamıştır). Kur’an üzerinde çalışmış, dil biliminde araştırmalar yapmıştır. Daha çok tefsir sahasında eser vermiştir. Kendisinden sonra gelenlere büyük tesiri olmuştur. Burada zikr olunan eseri «Kitabu’l-Müfredât Elfazu’l - Kur’ân» dır.

  • [8] İmamı Sagâni: (Lahori: vefatı: 615/1218).

  • [9] İbn-i Haldûn (732 - 806) m eseridir. «el-İber fi haberi irsen aber» ise İmamı Zehebî’nindir. Buradaki kitap İbni Haldun’un olması kuvvetlidir. 

  • [10] Seyit Şerif Cürcani (Cürcan: 740/1339 - Şîraz: 816/ 1413). Meşhûr Hanife ulemasındandır. Bütün hayatını ilim ve irfana hasr etmiş, tefsir, hadis, kelâm ve fıkha dâir pek çok eser yazmıştır. Hayatında Anadolu’ya gelmiş ve Molla Fenari Hazretleri ile görüşmüştür. Beraberce Mısır’a gitmişlerdir. 

  • [11] (Bakara: 269)

  • [12] İşrakıyyûn: İslâm’ın ruhuna aykırı bir İslâm felsefe akımı. Bu akımın, bu cereyanın mensupları, Allah’ı vs zihinler dünyasını bir ışık olarak, bizim bilgi tarzımızı da yukarıdan gelme bir aydınlatma şeklinde tasavvur eder. Bunu daha çok Suhreverdi müdâfaa eder.

    Yeni - Eflâtuncu bir nitelik taşıyan bu İşrakiye Felsefesi, kaynağını Aristotoles’te bulan akılcı ve kelâmcı felsefi görüşlere karşı sezgi’yi müdâfaa eder.

    İslâm aleminde bu düşünce ile uğraşan pek çok alim vardır.

  • [13] İstidlâl: Bar mesele hakkında delillere dayanarak bir sonuca varma. İki türlü istidlâl yolu vardır: Tümevarım, tümdengelim. 

  • [14] Meşşâiyûn: Aristotoles felsefesini benimsemiş olanlar. Gezimcilik felsefesi, mensupları.

  • [15]  Afganî’yi kastediyor.

    [16] Mazdek: İran’da m.s. v. yy.’da yaşamış bir din sapkım. Ateş perest rahiblerin aşırı taassubunun zanaatkarlar üzerinde doğurduğu kinden yararlanarak sosyal devrime yönelen bir doktrin reformu gerçekleştirmeye çalıştı. İyi’nin hür olduğunu, kötü’nün kör ve cahil olduğunu ileri sürdü. Kava ve suyun paylaşılması gibi para ve kadının da paylaşılması gerektiğini savundu. Bir nevi İştirakâyye (Sosyalizm) olan bu görüşün sahibi Mazdek, Hüsrev Anuşirevan- ın zamanında idam edilmiştir. Onuncu asırda mensupları ortadan kalktı.

  • [17] İbahiler (İbahiyün): İbahiye görüşünü müdâfaa eden ve bu görüşte olanlara verilen isim.

    Fu mezhebi Haşan Sabbah kurmuştur. Buna göre, e- mirlerin yerine getirilmesi, yasaklardan sakınılması insan gücünün üstündedir. Bu yüzden insan için yapılacak ve ya pılmayacak şey yoktur. Kişi, bu dünyanın zevkine varabilmek için istediği her şeyi yapmalıdır. Kişi, yeryüzüne nimetlerden sakınsın, önüne bir sürü yasaklar konsun diye gelmemiştir. Dünyada insan yapabileceği her şeyi yapmalı ve her şey mübah olmalıdır, görüşünü müdâfaa ederler.

  • [18] (Necm: 3-4)

  • [19] Hindde zuhur etmiş sapık bir dinin mensupları

     

  • [20] Dehriyyün: Dünyanın yaratılmadığını, ezeli olduğunu, ruhun gövdeden ayn bir varlık olmadığını, maddenin temel olduğunu ileri süren felsefî sisteme inananlar. Şimdiki anlamı ile Materyalistler, maddeciler...

     السيوف القواطع لمن قال ان النبوة صنعة من الصنائع isimli eserin yedinci bölümünden onuncu bölümüne kadar olan metinden iktibas edilmişitir.


  • Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
    # Makaleler Adı
    Kullanıcı Yorumları

    ! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
    Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

    Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
    Muhammed Ender / 7.01.2014



    Eski Eserler


    Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

    Hesap İşlemleri

    Üye değil misiniz? Üye olun!

    Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...