Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Çağdaş Yazar Muhammed Gazalinin Hadis ve Sünnete İlişkin Görüşleri

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Mustafa Karataş Hadis Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 1886 Hit : 5027 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Sünnet Ya Da Diğer Bir İfadeyle Hz. Peygamberin Kuran Yorumu
2 Süneni Erbea ve Bazı Hadis Kitaplarında Yer Alan Hadislerin Durumu
3 Ruyeti Hilal Konusu Çerçevesinde Hadisleri Yeniden Okuma
4 Ravi Sahabiler ve Hadis Sayıları
5 Muksirun ve Hadis Sayıları
6 Mukillun ve Hadis Sayıları
7 Mirac Keşiftir
8 İstanbulun Fethi İle İlgili Hadisler ve Yorumları
9 Hz. Peygamberin Şehirleşme ve Yerleşim Konusunda Çevre Bilincini Geliştirmeye Yönelik Çabaları
10 Hz. Peygamberin Beden Dili
11 Hz. Peygamber Gibi Çalışmak
12 Hadisleri Yeniden Anlamak
13 Hadislerde İsnad Sistemi
14 Hadisler Işığında Teravih Namazı
15 Hadis Sayım Metotlarının Hadislerin Sayısına Etkisi
16 Hadis Rivayeti Karşısında Sahabenin Tutumu
17 Fazlur Rahmanın İslami İlimlerde Metodoloji Arayışı
18 Fazlur Rahman ve Yaşayan Sünnet Kavramı
19 Fazlur Rahman and The Concept of living Sunna
20 Çağdaş Yazar Muhammed Gazalinin Hadis ve Sünnete İlişkin Görüşleri
21 Astronomik Hesaplar Işığında Küsüf Hadisleri

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
Hükümlerin asil kaynagi Kur’ân ve sünnettir. Kitapta ihtilaf yoktur fakat sünnetin tevatür yoluyla gelen ve söhret derecesine ulasmis olani geçerlidir. Sünnet, Kur’ân’i neshedemez. Sünnetsiz fikih, fikihsiz sünnet olamaz. Bir hadisle amel etmeyi terk etmek, hadisi inkar etmek anlamina gelmez; amel etmedigimiz bir hadisi de pekâlâ kabul edebiliriz. Kur’ân a yönelmeli ve ona öncelik vermeliyiz. Kur’ân-i Kerîm’i az, hadisleri çok okumayi dengesiz beslenmeye benzetebiliriz. Akil ve nakil ile sabit olan dinin gerçeklerine, senedi zayif olan ya da metni illetli olan hadisler istikamet veremez. Islâm’i insanliga katiksiz olarak semavî bir mesaj halinde sunmaliyiz.

The Qur’an and Sunna are the main references of religious regulations. There is no dispute on the Qur’an. However, Sunna is acceptable on condation that it must be based upon the widespread relating (tewatur) and has the degree of famous hadith (meshur). The rules of the Qur’an aren’t been invalid by the Sunna. Also Fiqh cannot considered without Sunna and Sunna without Fiqh. It doesn’t mean to deny a hadith, when we abandon the living according to it as it is possible to accept a hadith without using it in our daily life. We must, first of all, observe the Qur’an in our life and accept it as a primiry source. If we read the Qur’an rarely and the hadith exteremely, it looks like malnutrition. The hadiths which have uncertain isnads and of which texts have some problems don’t guide toward the thruths of religion based on wisdom and revelation. We must present Islam to mankind as purely divine and celestial message.
website women affair open
women cheat on their husbands husband cheated unfaithful wife
cheats the unfaithful husband married woman looking to cheat
cialis coupon cialis coupon cialis coupon
abortion pill abortion pill abortion pill
gabapentin use in psych gabapentin use in psych gabapentin use in psych
bystolic generic name what is the generic for bystolic

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar
Yayınlandığı Tarih
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki http://www.mustafakaratas.com/makale_oku.do?id=22

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Çağdaş Yazar Muhammed Gazali'nin Hadis ve Sünnete İlişkin Görüşleri

Contemporary Wrıter Muhammad Gazalı And Hıs Opınıons On The Hadıth And Sunna        

 

Muhammed Gazâlî, son dönemde yetismis önemli bir ilim ve fikir adamidir. Hayati boyunca düsüncelerini ifade etmekle kalmamis, bu ugurda çesitli girisimlerde bulunarak, etkileyici bir portre çizmistir. Bu nedenle çagdas bir yazar oldugu kadar davetçi kimligi ile de dikkat çekmektedir. Gazâlî’ye göre Islâm’in temel kaynaklarina yaklasim ve Islâmî ilimler sahasinda yazilmis eserlere giren bir takim yanlis rivâyet ve görüsler, müslümanlarin bugün içinde bulundugu durumla yakindan alakalidir. Bu baglamda ona göre hadisler ve sünnet yeniden gözden geçirilmeli ve uzaklastirilmis oldugu orijinal sekline tekrar döndürülmelidir.

Gazâlî, ihyaci kimliginin tezahürü olarak nitelenebilecek düsüncelerini her firsatta seslendirmis ve hayatini bu yola vakfetmistir. Özellikle es-sünnetü’n-Nebeviyye Beyne Ehl-i Fikh ve’l-hadis adli eseri, hadis ve sünnet alaninda son zamanlarda tartisilan konularin yeniden alevlenmesinde ve akis bulmasinda büyük rol oynamistir. Bu yüzden Gazâlî’nin söz konusu eserinin yanisira, hadis sahasindaki görüslerinin de bilinmesi ve objektif olarak ortaya konulmasi önemlidir.

 

A. HAYATI VE ESERLERI

1. Hayati

22 Eylül 1917 yilinda Misir’in Buhayra sehrine bagli bir köyde dogan Gazâlî, çocuk yasta Kur’ân’i ezberledi ve kendisini dinî ilimlere verdi. Ilk tahsilini Iskenderiye Dini Ilimler Enstitüsü’nde tamamladiktan sonra, 1937’de Ezher Üniversitesi Usûlüddîn Fakültesine kaydoldu ve 1941 yilinda buradan mezun oldu. 1943 yilinda Kahire’de Atabe Camii imam ve hatipligini üstlendi. Muhammed Gazâlî, Hasan el-Bennâ ile birlikte çesitli faaliyetlerde bulunarak Ihvân-i Müslimîn Teskilati’nin kuruculari arasinda yer aldi. Gerek Ezher Camii’nde gerekse Misir’in büyük camilerinde yillarca verdigi vaaz ve hutbelerinde Hasan el-Bennâ’dan sonra basta Hasan el-Hudeybî olmak üzere ihvanin önde gelen kadrosuyla fikir ayriligina düsünce 1953 yilinda teskilattan ayrildi ve ömrünün sonuna kadar bir daha hiçbir cemaatle organik bir iliskiye geçmedi.

Misir Vakiflar Bakanligi’na bagli olarak Ezher Camii vâizi ve bütün camilerden sorumlu müstesar denebilecek düzeyde görevlerde bulundu. 1977 yilinda Mekke Ummu’l-Kurâ Üniversitesi’nde misafir ögretim üyesi olarak çalisti. Daha sonra Katar Üniversitesi ögretim üyeligi ve Cezayir Emir Abdülkadir Üniversitesi ilim heyeti baskanligi görevlerini yürüttü. 1989 yilinda bu görevinden ayrildi. Son yillarda Amerika’da faaliyet gösteren Uluslararasi Islâm Düsüncesi Enstitüsü’nün Kahire Bilim Kurulu Baskanligi’ni yapti.

Düsüncesinin ana eksenine Kur’ân ve sünneti oturtarak Islâm’i teblig etmeyi kendisine görev edinen Gazâlî, basta Islâm dünyasi olmak üzere dünyanin birçok ülkesini gezdi, Afgan isgâlinden Bosna-Hersek olaylarina ve Arap-Israil savaslarina kadar hemen her konuda yazilar yazdi, konferanslar verdi ve ilmî faaliyetlerde bulundu. Müslümanlarin bireysel ve toplumsal sorunlarini gerek hutbelerinde gerekse eserleri ve konferanslari araciligiyla gündeme tasidi.

Son dönemlerinde haftalik nesredilen Seyyidetî dergisinde de davetçi kimligiyle yazilar yazdi. Islâm davetinin hemen her alaninda eser veren Gazâlî’nin bugüne kadar altmisa yakin eseri yayimlandi. Bunlardan bir kismi ise, degisik dillere tercüme edildi.

Muhammed Gazâlî 9 Mart 1996 yilinda Riyad’da katildigi bir konferans esnasinda rahatsizlanarak vefat etti ve Medine’de Bakî mezarligina defnedildi.

 

2. Eserleri

Çok sayida yayimlanmis eseri bulunan Muhammed Gazâlî’nin “Fikhu’s-Sîre” adli eseri Türkçe’ye çevrilmis olup Rîsâle Yayinlari tarafindan nesredilmistir. Yine “Huluku’l-Müslim” adli eseri de Müslümanin Ahlaki adiyla Ribat yayinlarindan, “es-Sünnetü’n-Nebeviyye Beyne Ehli’l-Fikh ve Ehli’l-Hadîs” adli eseri ise, Islamî Arastirmalar tarafindan Fakihlere ve Muhaddislere Göre Nebevî Sünnet adiyla nesredilmistir. Ayrica “el-Cânibi’l-Âtifî mine’l-Islâm” adli eser, Islâm’in Manevî Boyutu adiyla; “Keyfe Nefhemü’l-Islâm” isimli eseri, Islâm’i Nasil Anlamaliyiz adiyla ve “Türâsüna’l-Fikrî fî Mîzâni’s-Ser’i ve’l-Akl” isimli eseri de, Düsünce Mirâsimiz adi altinda ve “et-Tefsîru’l-Mevdûî li’l-Kur’âni’l-Kerîm” isimli eseri Kur’ân-i Kerîm’in Konulu Tefsiri adiyla Sûrâ Yayinlari tarafindan Türkçe’ye kazandirilmis bulunmaktadir. “et-Tefsîru’l-Mevdûî li’l-Kur’âni’l-Kerîm” Gazâlî’nin en son çalismasidir. Ayrica Muhammed Gazâlî ile Ömer Ubeyd Hasene arasindaki tartismali ilmi toplanti “Keyfe nete’âmel meâ’l-Kur’ân” adinda derlenmis ve Emrullah Isler tarafindan yapilan Türkçe çevirisi Kur’ân’i Anlamada Yöntem adiyla Sule Yayinlari tarafindan nesredilmistir. Gazâlî’nin eserlerinden bazilarinin isimleri asagida zikredilmektedir. Tespit edebildiklerimizin baski yeri, tarihi ve sayfa adedi de belirtilmistir.

 

1) Fikhu’s-Sîre, Dimask, Darü'l-Kalem, 1989, 478 sayfa.

2) Maallah Dirâsât fi’d-Da’veti’d-Duât

3) Huluku’l-Müslim, Darü'l-Kütübi'l-Islamiyye, 1989, 230 sayfa.

4) Akîdetü’l-Müslim nsr. Abdullah b. Ibrahim Ensari, Doha, Idaretu Ihyai't-Türasi'l-Islam, 1983, 275 sayfa.

5) Keyfe Nefhemü’l-Islâm

6) Teemmülât fi’d-Dîn ve’l-Hayât

7) Nazarât fi’l-Kur’ân

8) Islam ve’l-Istibdâdü’s-Siyâsî

9) Leyse Mine’l-Islâm

10) Ceddid Hayatek

11) el-Isti’mâru Ahkâd ve Atmâ

12) et-Taassub ve’t-tesâmuh beyne’l-Mesîhiyyeti ve’l-Islâm, Darü'l-Kütübi'l-Arabiyye, [t.y.] 239 sayfa.

13) Ma’reketü’l-Mushâf fi’l-Âlemi’l-Islâmî

14) el-Islâm ve’t-Tâkâtü’l-Muattale

15) Hukûku’l-Insân Beyne Teâlîmi’l-Islâm ve I’lâni’l-Ümemi’l-Müttehide

16) Hâza Dînunâ, Doha, Idaretu Ihyai't-Türasi'l-Kadim, 1983, 282 sayfa.

17) es-Sünnetü’n-Nebeviyye Beyne Ehli’l-Fikh ve Ehli’l-Hadîs, Kahire, Darü's-Suruk, 1984, 160 sayfa.

18) Türâsüna’l-Fikrî fî Mîzâni’s-Ser’ ve’l-Akl, Beyrut, Darü's-Suruk, 1991, 202 sayfa.

19) Difâ' ani'l-Akîde ve's-Serîa Zidde Metâini'l-Müstesrikîn, Matbaatu Hassan, 1988, 261 sayfa.

20) ed-Da'vetü'l-Islamiyye, Zâtü's-Selâsil, 1980, 235 sayfa.

21) Hutabü’s-Seyh Muhammed el-Gazâlî fi suuni’d-din ve’l-hayat, I-V, Kahire, Darü’l-I’tisam, [t.y.].

22) Hakikatü'l-kavmiyyeti'l-arabiyye, Kahire, Darü'l-Kütübi'l-hadise, 1977, 272 sayfa.

23) el-Hakkü'l-mer, Beyrut, Darü'l-Cil, 1994, 144 sayfa.

24) el-Islam fi vechi'z-zahfi'l-ahmer, Kuveyt, Mektebetü'l-Emel, 1966, 209 sayfa.

25) el-Islam ve'l-menahicü'l-istirakiyye, Kahire, Darü'l-Kütübi'l-Arabiyye, 1951, 183 sayfa .

26) Kadaya'l-mer'e beyne't-tekalidi'r-rakide ve’l-vafide, Kahire, Matbuat-i Atai, 1992, 218 sayfa .

27) Nahve tefsiri mevzui li-suveri'l-Kur’âni'l-Kerim, Kahire, Darü's-Suruk, 1996, 552 sayfa.

28) Keyfe neteâmel maa’l-Kur’ân, yay. haz. Ömer Ubeyd Hasene. -Mansure: Darü'l-Vefa, 1992, 240 sayfa.

29) Müskilat fi tariki'l-hayati'l-islamiyye, Beyrut, Darü's-Suruk, 1983, 134 sayfa.

30) Rekaizü'l-iman beyne'l-akl ve'l-kalb, Kuveyt, Mektebetü'l-Emel, 1967, 364 sayfa.

31) Muslim’s character, Kuveyt, International Islamic Federation of Student Organizations, 1992, 240 sayfa.

32) et-Tarik min huna, Kuveyt, Vezaretü'l-Evkaf Ve's-Suun, 1994, 152 sayfa.

33) A Thematic commentary on the Qur’an : (Surahs : 1-9), Translated by Ashur A. Shamis. - Herndon: International Institute of Islamic Thought, 1997, 1. c. (204 sayfa).

34) A Thematic commentary on the Qur’an, Translated by Ashur A. Shamis; Revised and edited by Zaynab Alawiye. -Herndon: International Institute of Islamic Thought,1999, 2. c. (204 sayfa).

 

B. HADIS VE SÜNNETE ILISKIN GÖRÜSLERI

Gazâlî hadis ve sünnete bakisini, “Benim amacim sünneti kendisine katilmis fazlaliklardan temizlemektir. Yine benim amacim, Cumartesi günü ilim tahsiline baslayan, Pazar günü ilim ögretmeye koyulan, Pazartesi günü üstad kesilen, Sali günü ise büyük imamlara meydan okuyarak ‘onlar insandi biz de insaniz’ diyen iddiacilardan Islâm kültürünü korumaktir!” sözleriyle özetlemektedir. Bu ifadeleriyle Gazâlî, bir yandan sünneti, sonradan sokusturulmus yanlislardan arindirarak orijinal haline döndürmeyi gündeme getirirken, diger yandan önceki âlimlerin ve klasik kaynaklarin da yok sayilamayacagini ve göz ardi edilemeyecegini vurgulamaktadir. Gazâlî, “Kaynaginin durulugunu bulandiran yabanci ve zararli maddelerin kültürel mirasimizdan ayiklanmasi, büyük bir ilmî çabayi gerektirmektedir. Islam’in ele aldigi mesele ve hükümlerde ifade ettigi hak ve yakîn o zaman daha iyi anlasilmis olacaktir” seklindeki tespitiyle de ilmî çalismalara agirlik verilmesini önermektedir.

Gazâlî, hadis ve sünnetin bugünkü veçhesini elestirdigi kadar, bu alanda neler yapilmasi gerektigini, hadis ve sünnetin hangi metotlarla ve nasil süzgeçten geçirilecegini de ortaya koymaktadir. Hadis ve sünneti yeniden formüle etmek ise kaynaklara dönmeyi gerektirmekte ve kaynaklara dönmek de, bunlarin nasil yorumlanacagi ve anlasilacagi üzerinde fikir birligini zorunlu kilmaktadir. Çogu âlimin fikir birligi gösterdigi “hadisi yeniden gözden geçirme” hususu, bu islemin merkezidir.

Diger yandan Gazâlî müslümanlarin çikmazlarinin metot degil, anlama problemi oldugunu ileri sürmektedir; zira müslümanlarin bilgi kaynaklari tarih boyunca gerektigi sekilde korunmus ve pek çok metot da uygulamali olarak denenmis, bu tecrübe ve birikim günümüze tevarüs etmistir. Bundan dolayi günümüzde yapilacak çalismalar, anlama yöntemi üzerinde yogunlasmalidir. Eserleri incelendiginde Gazâlî’nin hadis ve sünnete yönelik tenkit, teklif ve yaklasimlarinin bu eksen üzerinde yogunlastigi görülmektedir.

Misir’da hadisi yeniden degerlendirmeye yönelik benzer yaklasimlar, saglam isnadi olan çogu hadisin içerik olarak tenkit edilmeye ihtiyaç duydugunu ileri süren Resid Riza’ya (ö. 1354/1935) kadar götürülebilir. Resid Riza, hadisleri teolojik olarak itiraz edilebilir oldugunda veya akilla ya da dinin genel ilkeleriyle çatisir gözüktügünde reddetmistir. Muhammed Gazâlî’nin sünnete iliskin yazilari, bu bakis açisinin elden geçirilmis seklidir. Aslinda bu metot, klasik hadis tenkit sistemi içinde vardir. Ona göre bu sistem dogru olarak anlasildiginda, bir hadisin sadece rivâyet zincirini gözden geçirmeyi degil, bozukluklari tespit için hadis metninin de gözden geçirilmesi gerektigi görülecektir. Gazâlî’nin konuyla ilgili görüslerini genel olarak hadis ve sünnet basliklari altinda toplamak mümkündür.

 

1. Hadis

Gazâlî her defasinda âyetlerin üzerinde yeniden düsünülmesini, arastirma yapilmasini ve hadislerin Kur’ân’la baglantisinin yeniden gözden geçirilmesini önermektedir. O, müslümanlarin asil meselelerini birakip teferruatla ugrastiklarini, “Süphe aptesti bozar mi bozmaz mi? Ahirette Allah’i görmek mümkün mü degil mi? Imamin kiraati cemaat için yeterli olur mu olmaz mi?” gibi faydasiz tartismalarla emperyalizmin tuzagina düstüklerini ifade etmektedir. Gazâlî’nin hadislerle ilgili görüslerini ait oldugu basliklar altinda özet olarak vermeye çalisacagiz.

 

a. Hadis Kitaplarinin Durumu

Buhârî (ö. 256/870) ve Müslim’in (ö. 261/875) sahîhlerini de yer yer elestiren Gazâlî, Sahîhayn disinda Sünen-i Erbea adi verilen Ebû Dâvûd (ö. 275/888), Tirmizî (ö. 279/892), Nesâî (ö. 303/915) ve Ibn Mâce’nin (ö. 273/886) sünenleri hakkinda farkli yaklasimlarda bulunmakta ve özellikle de Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) Müsned’indeki tartismali hadisleri ele almaktadir.

 

aa. Kütüb-i Sitte

Hz. Peygamberin çogu hadislerini içine alan alti hadis kaynagi, hicrî üçüncü yüzyil baslarinda kaleme alinmis eserlerdir. Kitaplari yazanlar bu alanda otorite olan kimselerdi. Hz. Peygamberin sözleri geçen iki yüz yillik dönemde dilden dile halk arasinda dolasiyordu. Bunlarin bazilari yazili metin haline getirildigi halde diger bazilari da, hadis hafizlari tarafindan muhafaza ediliyordu. Çogu zaman ise halk, sahîh hadis ile sahîh olmayani birbirine karistiriyordu. Görülen o ki, bu güzide hadis imamlari hicrî ikinci yüzyilin sonlarina dogru ellerine ulasan hadisleri aldilar. Yine görülüyor ki, Imam Buharî, hadis arastirmasinda ve seçiminde digerlerine göre çok daha titizlikle ve itina ile hareket ederek hadis toplamistir. Buharî’nin gözden kaçirdigi bazi sahîh ya da baska hadisleri Buhârî’den baskasi tespit etmis olabilir. Nitekim Buhârî de, ikinci yüzyilda Imam Malik (ö. 179/795) ve Ebû Hanife’nin (ö. 150/767) gözünden kaçan hadisleri elde etmis ve toplamis olabilir. Zira hicrî ikinci yüzyil içinde Buhârî’den önce Imam Mâlik ve Ebû Hanife yasamislardi.

Alti hadis kaynaklarini hazirlayan zatlar, kendilerini büyük bir mirasin önünde buldular. Imam Buharî hadisin zaptina iliskin esaslara en sadik kalandir. Buhârî, hadisin kabul edilir, alinabilir olmasi noktasinda ravilerin birbiriyle bulusmus olmalarini (likâ) sart görür ve ona göre hadisini alir. Bunun yaninda dogal olarak ravilerin birbirinin çagdasi olmasini da sart kosar. Iste Sahîh-i Buhârî böyle bir süzgeçten geçerek olusmustur. Imam Müslim ise hadis aliminda biraz daha müsamahakar davranmistir. O ravilerin çagdas olmalariyla yetinmis, birbiriyle bulusma sartini aramamistir. Kütüb-i Sitte’nin geriye kalan dört eseri Sünenler ise, sahîh hadisleri içerdigi gibi, “hasen”, “zayif” ve “mevzû” hadisleri de içermektedir. Buna ragmen bu dört kaynak, Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inden daha dikkatli hazirlanmistir.

Buhârî ve Müslim’in Sahîhlerinde yer alan bir hadis tevatür derecesine ulasirsa bununla o sey kesin sabit olmus olur. Yani “katiyyüssübût” olmasi nedeniyle bunda herhangi bir ihtilaf söz konusu degildir. Fakat Sahîh-i Buhârî’de ve Sahîh-i Müslim’de yer aldigi halde, âhad yolla rivâyet edilen hadislere gelince; Bu konuda Ibnü’s-Salah (ö. 643/1245), “Buhâri ve Müslim’in ya da bunlardan birisinin tahriç ettigi hadisin sahîhligi kesindir” demektedir. Ne var ki, çogu âlimler bu görüse katilmamaktadir. Hatta Irâkî (ö. 806/1403), “Muhakkik âlimler Ibnü’s-Salâh’a muhalefet ettiler” demektedir. Ibnü’s-Salâh’in böyle bir görüsü ileri sürmesi, ümmetin bu iki kaynaga fevkalade olumlu gözle bakmalarindan, Buhârî ve Müslim’in eserlerinin sahîhligi konusunda olusan icmâdan kaynaklaniyor. Çünkü yaygin kanaate göre bu iki kaynakta yer alan her hadis, hem sened, hem de metin açisindan sahîhtir. Ancak âlimlerin çogunlugu, “ümmetin bu iki kitabin sihhati konusunda ittifak ettigi” görüsüne katilmamakta, ittifak sözünden, bu iki kaynaktaki hadislerle amel edilmesinin câiz görüleceginin anlasilmasi gerektigini belirtmektedirler.

Üzerinde tartisilacak çok hadis var. Benim kaidem sudur: Ben bir hadisin kesin ilmî ya da tarihî hakikat ile çelistigini gördügüm zaman reddederim. Buhârî ve Müslim’de yer alsa da... Buhârî ve Müslim masum mudur? Ben yeni bir mantik gelistirmiyorum. Bu mantigin temellerini atan, büyük âlimlerimizdir. Sahîh hadisi bize sartlariyla tarif edenler onlardir. Buna göre; râvi âdil zabt sahibi olacak, senedi muttasil olacak, metni de sazz ve illetten beri olacak. Sazz olmasi, sika bir râvinin kendisinden daha sika bir raviye muhalefet etmemesidir. Buhârî, bir âyeti “ve’z-zekeri ve’l-Ünsâ” diye rivayet ederse, ben ona hayir derim. Çünkü Kur’ân, âyetin “Vemâ halaka’z-Zekera ve’l-Ünsâ” oldugunu söylüyor. Buhârî, sözkonusu âyetin Abdullah b. Mes’ud kiraatine göre oldugunu rivayet etmistir. Âlimler bu rivayetin sazz oldugunu söylemis ve hiç iltifat etmemislerdir. Diger hususlarda da böyledir. Kesin bilgiye muhalif olan hadisler tabii olarak itibardan düsecektir.

Diger yandan Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde yer alan “Hiç kimse ameliyle Cennete giremez, dediler ki: Sen de mi, Yâ Resûlallah!? Buyurdu ki; evet ben de. Ancak Allah beni lütuf ve rahmetiyle kusatmistir...” seklindeki hadis, gaflet ehlinin uydurmasi olup Hz. Peygamber’e karsi yapilmis bir saygisizliktir. Kaldi ki bu hadis, Kur’ân-i Kerîm’in pek çok âyetine de ters düsmektedir. Nitekim Araf 43., Nahl 32., Zuhruf 72-73., ve Ahkâf Süresi 13-14. ayetlerinde ve diger bir çok âyette, Cennete insanlarin ancak amelleri sayesinde girebilecekleri belirtilmektedir.

 

ab. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i

Ahmed b. Hanbel, Islam’in zirvedeki degerli âlimlerinden ve müçtehitlerinden biridir. Müsned'i yaklasik otuz bin hadis içermektedir diyen, Muhammed Gazâlî, bunlar arasinda içinde asilsiz olanlarin varligindan kuskusu bulunmadigini söyle ifade etmektedir: “Gerçek su ki, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde kabul olunamayacak metinler yer almaktadir. Âlimlere düsen görev de bu konuda uyarida bulunmaktir.” Nitekim Müslim’in Sahîhinde ve Sünenlerde yer alan ve yine Ahmed b. Hanbel’in Müsned’ine aldigi Ebû Hureyre’den rivâyet olunan bir hadise göre, Hz. Peygamber söyle buyurmuslardir: “Annem için magfiret dilemek üzere Rabbimden izin istedim. Ancak bana izin vermedi. Sonra annemin kabrini ziyaret etmek istedigimde bunun için bana izin verdi.”

Bu hadis, Kur’âni-i Kerim âyetlerine aykiri düstügü için “sâz” bir hadistir. Çünkü yüce Allah, “Biz elçi göndermedikçe azap edecek degiliz” , “Bu böyledir, çünkü Rabbin, halki habersiz iken ülkeleri zulüm ile helak edici degildir” , “Ve senden önce onlara bir uyarici göndermemistik” , “Hayir, o senden önce kendilerine hiçbir uyarici gelmemis olan bir kavmi, dogru yola gelirler umuduyla uyarman için Rabbin tarafindan sana indirilen bir gerçektir” buyurmaktadir.

Görülüyor ki, Hz. Peygamber’in annesi hiçbir peygamberin gönderilmedigi fetret döneminde yasamistir. Kendisine bir uyarici peygamber gelmemis ve böyle bir seyi biliyor da degildir. Bu âyetler de açikça gösteriyor ki, annesinin azap görmesi sözkonusu degildir. Hz. Peygamber’in annesi için magfiret isteginde bulunmasinin reddedildigini ifade eden hadis “sâz”dir ve diger hükümlere aykiridir. Bununla amel olunmaz. Çünkü âhad haberler, Kur’ân üzerine takdim olunamaz.

Bu hadisin bir baska sekli Müsned’de zayif bir isnadla Ebû Rezin’den rivayetle gelmektedir. Ebû Rezîn diyor ki, Resûlullah’a, “Ey Allah’in Resûlü! Annem nerede? diye sordum. Hz. Peygamber, “Annen atestedir” buyurdu. Ben de “O halde ailenden daha önce ölmüs olanlar nerede” diye sordum. Hz. Peygamber, “Senin annenle benim annemin beraber olmasindan hoslanmaz misin? buyurdu.” Bu hadis, zayif olmasinin yanisira yukaridaki gibi “sâz” bir hadistir. Herhangi bir kimsenin, Kur’ân’in önemine gölge düsüren hadislerin dogru olup olmadigi üzerinde düsünmeksizin dogrulugunu kanitlamaya kalkismasi beyinsizliktir. Bu türden rivâyetler basit, önemsiz ve zayif rivâyetlerdir. Onlarin aksine ben bu tür rivâyetleri reddedilmis degisik rivâyetler sayarim.

Örnegin, “muâvizeteyn” (Nas ve Felak) surelerinin Kur’ân’da olmadigina dair rivâyeti Ibn Mes’ud’a (ö. 32/652) nispet etmek gülünç degil midir? Yani Ibn Mes’ud gibi bir zat kalkacak, “Nas ve Felak sureleri Kur’ân’dan degildir”, diyecek. Bu hiç olacak sey midir? Dogrusu “zayif” ve “mevzû” rivâyetlerde isi bu dereceye kadar vardirmak dehset vericidir. Ne yazik ki, Ibn Kesir (ö. 774/), Ahmed b. Hanbel'in bu rivâyetini tefsirine almistir. Oysa Ibn Kesir tefsiri, esere (rivâyet ya da hadise) dayali tefsirlere kaynaklik eden bir tefsirdir. Bu tefsirde, Zirr'den gelen rivâyete göre, Zirr diyor ki: Ubey b. Ka'b bana, "Ahzab suresini nasil (nereden) okuyorsun veya okudugun bu surenin âyet sayisi ne kadar?" diye sordu. Ben de, "73 âyet" dedim. O da "Asla, ben Ahzab suresini gördüm. Gördügüm kadariyla da, bu sure, Bakara suresine denk bir suredir...” dedi.

Bu, sakat bir sözdür. Yani yüce Allah, kirk sayfayi dolduran bir vahiy indirecek, sonra da bu vahiyden 34 sayfasini eksiltecek ya da kisacak, geriye sadece alti sayfalik bir vahiy birakacak öyle mi? Bu bir saçmaliktir. Keske rivâyet edilmeseydi. Kaldi ki Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde hem önemsiz rivâyetler, hem de atilmasi gereken uydurmalar vardir. Benim uyarim su noktada olacaktir; Kur’ân’a iliskin gelen bilgilerin bu türden hikayelere ve saçmaliklara tahammülü yoktur.

Ben zaman zaman söyle düsünmüsümdür: Müsned türü eserlerin sahipleri, her bulduklarini not etmek suretiyle eserlerini önce müsvedde halinde kayda geçirdiler. Fakat saçma rivâyetleri ayiklama imkani bulamadan öldüler. Haliyle bu türden rivâyetler de bu müsnedlerde yer almis oldu. Bunun örneklerinden birini yine Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde görüyoruz. Hz. Aise’den (ö. 58/678) yapilan bir rivâyete göre, o söyle demektedir: “Recm ve on kez emzirme ile ilgili âyetler inmisti. Hepsi de bir yaprakta benim evimde divanimin altinda bulunuyordu. Hz. Peygamber rahatsizlaninca onunla mesguldük. Bu sirada bize ait bir koyun içeri girdi ve o yazili yapragi yedi.”

Gumârî diyor ki, “Bu haber “sâz” ve “münker”dir. Hem de oldukça igrenç bir rivâyettir. Siddetle reddi gerekir. Çünkü tilavetin (okunan Kur’ân’in) “nesh”i muhaldir. Kaldi ki, bu rivâyetin kabul edilir bir tarafinin bulunmamasinin bir yönü de sudur: Eve bir koyun girecek, bu koyun evde içinde yazili bir yapragi yiyecek, fakat bunu kimse bilmeyecek. Dogrusu bunu hiçbir akil almaz. Bu da kesinlikle reddedilen batil bir seydir. Diger yandan “nesh”in caiz oldugu görüsünü kabul edenlere göre, bir koyunun eve girip evde bulunan ve “nesh” edilmis olan bir Kur’ân’i (Kur’ân’dan bir kismi) yedigini caiz saysaydik, bu durumda bu koyunun ayni zamanda “nesh” edilmemis bir Kur’ân âyetini yemis olmasi da caiz görülür, kabul edilebilirdi. Durum böyle olunca da Kur’ân-i Kerîm’e olan güven ortadan kalkardi. Zira baska bir yaratik da Kur’ân’dan bir seyler yemis olabilirdi. Oysa Yüce Allah söyle buyuruyor: “Kur’ân’i kesinlikle biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacagiz.”

Diger taraftan Aziz ve Celil olan Allah, kitabinda kesin olarak tüm âlemin alti günde yaratildigini bildirmektedir. Böyle kesin bilgi olmasina ragmen nasil olur da bir kimse dalginca davranir ve “yaratilan varliklar yedi günde yaratilmislardir” diye hadis rivâyet edebilir. Sonra da kalkip herkesin bildigi Kur’ân gerçeginden oldukça uzak bir sekilde yaratilis olayi etrafli ve detayli bir sekilde anlatilacak, olacak sey degil!

Imam Müslim’in, Ebû Hureyre’den rivayetle aktardigi bir hadis, açikça Kur’ân’la çelismektedir. Sözkonusu hadise göre Resûlullah (a.s.) söyle buyurmustur: “Allah topragi (yeri) Cumartesi günü yaratti. Ondaki daglari Pazar günü yaratti. Agaçlari Pazartesi günü yaratti. Hos karsilanmayan (mekruh) seyleri Sali günü yaratti. Nuru (ve aydinligi) Çarsamba günü yaratti. Canlilari da Persembe günü dagitip yaydi. Hz. Adem’i de Cuma günü ikindiden sonra, ikindiyle gece vakti arasindaki bir zamanda yaratti.”

Ne var ki, Ahmed b. Hanbel de bu hadisi eserinde zikretmistir. Halbuki bu hadis Kur’ân’in gerçeklerine aykiridir. Çünkü hadise göre yeryüzünün ve onda var olan seylerin yaratilmasi olayinin yedi gün içinde gerçeklestigi bildirilmektedir. Oysa Kur’ân-i Kerîm, yer ile gögün alti gün içinde yaratildigini bildiriyor.

 

b. Sahîh Hadis

Sahîh hadis; “adalet” ve “zabt” sahibi birisinin, senedin sonuna kadar –yine kendisi gibi kimselerden- “sâz” ve “illet”ten uzak olarak yaptiklari rivâyettir. Âlimler buradaki sâzligi, sika/güvenilir bir râvinin kendisinden daha sika olana muhalefeti olarak açiklamislardir. Peki bu durumda herhangi bir hadis Kur’ân’a muhalif ise onu kabul mü edecegim, yoksa red mi edecegim? Bu soru benden çok önceleri âlimlerin hatirina gelmis ve cevap aramislardir. Meselâ, Malikî mezhebinin kurucusu Imam Malik’i ele alalim, onun Medine ehlinin ameline ters düsen hadisleri terk ettigini görüyoruz. Nitekim o, Fâtiha’dan önce okunan duayi bildiren âhad haberi kabul etmemistir.

Bir hadisin isnadinin sahîh olmasi, metnin sahîh oldugu anlamina gelmez; zira isnadin sahîh olmasi geregi, hadisin sihhat sartlarindan sadece biridir. Yoksa hadisin sihhati için tek sart degildir. Çünkü hadis tüm yönleriyle sahîh olmalidir. Buna, “senedin bir illetinin olmamasi”, “saz ve münker olmamasi” gibi tüm sartlar dahildir. Muhaddislerin herhangi bir hadis için kullandiklari “sahîhu’l-isnad” (isnadi sahîh) ifadeleriyle, “sahîhtir” ifadeleri arasinda fark vardir. Üstelik büyük fark vardir. “Sahîhu’l-isnad” diye belirtilen bir hadis, “sahîh” diye belirtilenden daha asagi derecededir. Çünkü birincisi söz konusu olunca, o hadisin sened yönünden sahîh oldugu dikkatimize sunulmakta, metin açisindan öyle olmadigi bildirilmektedir. Oysa “sahîh” ifadesiyle hem sened hem de metin açilarindan hadisin sihhatinden söz edilmektedir.

Hadis âlimleri, bu alanda derin arastirmalara girmisler, sahîh hadisin durumunu tespite çalismislardir. Böyle bir hadis, hem senedi hem de metni sahîh olan hadis demektir. Peki böyle bir hadisin sahîhligi Hz. Peygamber’e nispet olunabilir mi? Ya da isin hakikati açisindan ve vakiaya göre kesinlikle Hz. Peygamber’e nispet olunabilir mi? Eger hadiste kesinlik yoksa ilim gerektirmez. Fakat böyle bir hadisle amel etmek gerekir. Hadis hakkinda kesin hükmü verdigimizde ise artik ilim (yakîn bilgi) gerektirir. Ibn Hazm’in (ö. 456/1063) da aralarinda bulundugu hadisçilerden bir gurup âlim, Âhad ve sahîh, ayni zamanda da kesin olan bir hadis, hem ilim hem de ameli birlikte gerektirecegi görüsündedir.

Imam Safiî (ö. 205/820), Bakillanî (ö. 403/1012), Irâkî (ö. 806/1403), gibi ehl-i fikih ve ehl-i hadisten bir gurup âlim ise, “Biz bu sahîh bir hadistir, derken buradan çikarabildigimiz ve varabildigimiz sonucu söylemek istiyoruz. Çünkü burada isnadin zahirine bakarak amel ediyoruz. Yoksa hadisin kesin olarak sahîhligi söz konusu degildir,” demektedirler. Tabi ki, burada sözü edilen görüsler “âhad” hadislerle ilgilidir. “Mütevâtir” hadiste ise kesinlik vardir. Böyle bir hadis hem kesin bilgi, hem de amel gerektirir. Bu, tüm Islâm âlimlerin ittifak ettikleri bir konudur.

Bazi kimseler, insani vehme düsürdügünde, o hadisin manasindan bu vehmi gidermedikçe sahih hadisin rivayetine dahi izin vermemislerdir. “Hiç kimse cennete ameli ile giremez...” hadisi bunun örnegidir.

 

c. Uydurma Hadisler

Muhammed Gazâlî mevzû/uydurma hadisler konusunda Nasiruddin el-Elbânî (ö. 1999) ve Abdullah Siddîk el-Gumârî’den etkilenmis ve onlarin ortak noktalarini kendisine ölçü olarak almistir. Kendisi de bu durumu su sözleriyle açikça ifade etmektedir: “Hadis ilimleri alaninda çalisma yapan iki büyük zat olan Seyh Elbânî ve Seyh el-Gumârî’nin görüslerine katiliyorum. Bu iki zattan çok degerli bilgiler edinmis bulunuyorum.”

Muhammed Gazâlî, Mustafa es-Sibâî'den (ö. 1964) alinti yaparak hadislerde uydurmanin varligini gösteren delilleri söyle siralamaktadir:

 

1) Senedde uydurma alametleri

a. Hadisi rivâyet edenlerin yalancilikla taninan kimseler olmasi.

b. Uyduranin itiraf etmesi.

c. Ravinin kendisiyle bulustugu sabit olmayan bir hadis bilgininden rivâyette bulunmasi, ya da hadis seyhinin ölümünden sonra ondan dinlemisçesine rivâyette bulunmasi veya hadisi kendisinden dinledigini ileri sürdügü hadis âliminin bulundugu yere hiç gitmediginin sabit olmasi.

d. Bazan hadis ravisinin durumundan ve ruhsal halinden uydurma oldugu anlasilabilir. Mesela, “un helvasi hadisi” de buna bir örnektir: “Un helvasi bele kuvvet kazandirir.” Bunu hadis diye uyduran kisi, un helvasi yapip satan Muhammed b. Haccac Mahâî'dir.

2) Metinde uydurma alametleri

Bir hadis sened yönünden sahîh olsa bile önce onu metin yönünden degerlendirmek gerekir. Metindeki uydurma alametleri de su durumlarda anlasilabilir:

a. Sözde zayiflik ve yavanlik: Arap dilinin inceliklerini bilen bir kimse, bu tür uydurma metinlerde yavanligi hemen yakalar. Çünkü Arapçayi fesahat ve belagat bakimlarindan en iyi bilen Resûlullah’tan yavan ve zayif bir sözün çikabilecegi düsünülemez. Siradan Arapça bilenden bile hata beklenmezken, tüm iyi konusanlarin en iyi Arapça konusani Hz. Peygamber’den böyle bir ifade hiç beklenebilir mi?

b. Mana bozuklugu: Öyle ki, hadiste sözü edilen seyler düsünebilenlere aykiri gelir. Bunun baska türlü yorumu yoktur. Ayrica genel hüküm ve ahlak kaidelerine uygun degildir. Sehevi duygulari kamçilar veya uygun olmayan bir seye davet eder. His ve müsahedeye aykiridir. Ya da tarihte kesin olarak bildirilen bir gerçege zit bir sey içerir veya Allah’in kanununa aykiridir.

c. Tevil ve yorum kabul etmeksizin Kur’ân'in açik ve kesin hükmüne aykiri olmasi: Mütevatir olan kesin sünnetin açik hükmüne muhaliftir. Veya Kur’ân ve sünnetten alinan genel kurallara aykiridir.

d. Hadisin ravisinin asiri mezhep taassubuna sahip birisi olmasi ve muhtevanin ravinin mezhebini övmesi.

e. Hadisin içerdigi kapsam açisindan oldukça büyük bir kesim tarafindan aktarilagelmesi ve bunun oldukça yayginlik kazanmasi gerekirken, büyük bir topluluk içinde meydana geldigi söylenen olayin söhret bulmayip sadece bir tek kimse tarafindan rivâyet edilmesi.

f. Hadisin küçük bir fiile ya da ise, oldukça büyük bir sevabi içermesi veya ufak bir hataya oldukça siddetli bir azap ya da ceza tehdidi yöneltmesi.

Iste hadis tenkidi için Islam âlimlerinin ortaya koydugu en önemli kurallar ve sahîh hadisi uydurma olanindan ayirt eden yollar bunlardir. Uydurma hadislere örnek olarak su rivâyetler zikredilebilir:

Ahmed b. Hanbel, Enes b. Mâlik’ten rivâyetle Mâlik, Hz. Peygamber’in söyle buyurdugunu rivâyet etmistir: “Askalan, iki gelin güveyden biridir. Kiyamet gününde, bunlardan yetmis bin kisiyi hesaba çekmeden kaldiracak, yine buradan elli bin kisiyi sehid olarak kaldiracak. Aziz ve Celil olan Allah’a heyetler halinde gelecekler. Içlerinde sehid saflari... hepsinin kesik kafalari ellerinde olarak gelecekler. Sah damarlarindan kanlar aka aka... Bunlar: “Ey Rabbimiz! Bize peygamberlerin araciligiyla vaat ettiklerini de ikram et. Süphesiz sen verdigin sözden caymazsin” diyecekler. Yüce Allah da bunun üzerine, “Kulum dogru söyler. Onlari beyaz irmakta yikayin. Oradan tertemiz arinmis bir sekilde ve bembeyaz olarak çikacaklar. Böylece cennette diledikleri gibi serbestçe dolasacaklar.”

Oysa Hz. Peygamber döneminde Askalanlilar Islâm’a girmemislerdir. Isin garip tarafi Askalanli olan Ibn Hacer el-Askalanî (ö. 852/1448), bu tür hadisleri oldukça atesli bir sekilde savunmus, bu hadisleri sahîh göstermeye çalismistir. Ibn Hacer’e bunu çok görmemek gerekir. Çünkü Garanik hadisini de dogrulatan ve sahîhligini bildiren bu zattir. Böylece büyük bir ser kapisini açmistir.

Garanik hadisesini oryantalistler uydurmadilar. Onu bizim aramizdan suur ve takvadan yoksun kimseler ürettiler. Keza “Resulullah Zeyneb’e asik oldu” yalanini da bizim âlimlerimiz ortaya atti. Çok düsük ve degersiz olmasina ragmen onu rivâyet edenler bizim içimizden çikti.

Maalesef bir yigin zayif hadis, Islâm kültür ufuklarini kara bulutlarla doldurmus, bir o kadar da sahih hadisin manasina tahrif hakim olmus veya karismistir. Iste bütün bunlar, hadisleri Kur’ân’in delalet ettigi manalardan uzaklastirmistir.

 

d. Hadislerin Kur’ân’a Arzi

Sahîh hadisin bir takim sartlari vardir. Bunlarin en önemlilerinden birisi de “Illeti kâdiha bulunmamasidir.” Bu sartlar herkesçe malumdur ama önemli olan bu sartlarin uygulanmasidir. Hadislerin dogru anlasilabilmesi için fakihlere ihtiyaç vardir. Pek çok meshur hadisçi bile hadisleri anlamakta güçlük çekmistir. Nitekim Sahîh-i Buhârî sârihlerinden Fethu’l-Bârî’nin müellifi Ibn Hacer de zindiklarin uydurdugu Garanik hâdisesine eserinde yer vermistir. Seyh Muhammmed b. Abdullah da, Ibn Hacer’e güvenerek Rasulullah hakkinda yazdigi siretinde bu olayi bahis konusu etmistir. Sonunda Selman Rüstü adindaki serseri kitabina Seytan Ayetleri ismini verirken bu yalan hadise dayanmistir.

Diger yandan Hz. Peygamber’in denizde yolculugu yasakladigina dair senedi zayif bir hadis uydurdular. Hadis kitaplarinda zikredilen bu hadiste “Hac, umre ve Allah yolunda cihada gitmek disinda kimse denizde yolculuk yapmasin!” denilmektedir. Ebû Dâvûd’un rivâyet ettigi bu hadis nasil oldu da uyduruldu? Ben bu sözü reddettim ve dogru olmadigini söyledim. Adeta ümmet Kur’ân’i anlamadigi gibi dinî bilgilerin elde edildigi kaynaklari da bozmaya çalismistir. Ümmetin basina bela açan bu ve benzeri uydurma nice hadisler sünnetle ilgili kitaplarda bulunmaktadir.

Fikih âlimleri sünnete karsi olmamislardir, aksine onlari süzgeçten geçirmislerdir. Sahabe ve tabiûnun da metodu bu idi. Hz. Aise, “Yakinlarinin kendisine aglamasi sebebiyle ölü azap duyar” hadisini isittiginde Peygamberin böyle bir sey söylemedigine yemin ederek bunun yersiz oldugunu ispat sadedinde, “Hiçbir günahkar baskasinin günahini yüklenmez” âyetini hatirlatmistir. Ne var ki, Hz. Aise tarafindan reddedilen bu hadis, hala sahîh hadis kitaplarinda yer bulmaktadir. Hatta Ibn Sa’d (ö. 230/844) et-Tabakatü’l-Kübra adli eserinde senedleriyle bu hadisi tekrar tekrar zikretmistir.

Biz tashihi mümkün olan bir hadisi zayif saymaya can atan biri degiliz. Biz sadece Kur’ân’in yakin ve uzak delaletlerinden olusan bir alan içerisinde muamele görmesinden yanayiz. Sünnetsiz fikih, fikihsiz sünnet olmaz. Hanefi fikhi, insan haklari konusunda daha duyarlidir. Imam-i Azam “Bir kafir için bir mümin öldürülemez” sahîh hadisini terk ederek zimmî ve ehl-i emân’in öldürülmesi hakkindaki âyeti esas almis ve öldürene kisas uygulanacagini söylemistir.

Cezayir’de bir genç kalkti ve okudugu hadislerde aslini bulamadigi için insanlar arasinda ticaret mallarindan zekat verilmeyecegini ilân etti. Halbuki okudugu hadisin asli yoktu. Buna ilâveten ziraat ürünlerinden sadece bugday, arpa, hurma ve üzümden zekat verilecegini söyledi; sanki dünya sadece Necd, Tihame ve Hicaz’dan ibaret!

Islâm’in omuzlarimiza yükledigi teklifleri ögrenerek, hangi miktar ve hangi cins maldan zekat verilecegi konusunda her seyden önce niçin Kur’ân’i esas almiyoruz? Hadisle ugrasanlara Kur’ân’la ugrasmak zor geliyor ve dolayisiyla Islâm’i anlamakta isabetli davranmiyorlar; garip rivâyetlere takilip kaliyorlar. Mesela, Hz. Musa’nin ölüm meleginin gözünü çikarmasini savunmak gibi gülünç duruma düsüyorlar. Senedi sahîh olsa bile bu rivayetin metni illetlidir. Bunu savunmak sadece bir zorlamadir.

 

e. Âhad Hadisler

Âlimler sünneti ikiye ayirmislardir.

1) Tevatür yoluyla gelenler

2) Âhad yoluyla gelenler

Tevatürün tanimi söyledir: Bu tür haberleri bildiren raviler sayica o kadar fazladir ki, dogal olarak bunlarin bir araya gelip ayni konuda yalan söylemek üzere anlasmalari imkansizdir. Ancak bu çogunluk, hemen her tabakada, yani isin basinda, ortasinda ve sonunda da sürmeli ve gerçeklesmis olmalidir.

Bir baska tanim da söyledir: Mütevatir haber, bir rivâyetin Hz. Peygamber’den sana ulasmasinda arada hiçbir kopuklugun olmamasidir. Bu rivâyet neredeyse görülüp duyulur hale gelmeli, bu kesin kaniyi vermelidir. Bu, sayisiz bir toplulugun rivâyeti, bildirimi, aktarimi olup, bu toplulugun bir araya gelip yalan üzerinde anlasmalari imkansiz olmalidir. Çünkü sayica çokturlar, hepsi dogru ve âdildir ve de degisik yerlerde bulunmaktadirlar. Bu durum hem isin basinda, hem ortasinda, hem de sonunda, tipki basta oldugu gibi sürer gider. Meselâ, Kur’ân-i Kerîm’in bize ulasmasi, bes vakit namaz, rekatlarin sayisi, zekat miktarlari gibi. Bunlar mütevatirdir, inkari küfürdür.

Iste bir haberin Hz. Peygamber’den geldigine dair durumun tespit edilmesiyle kesinlik kazanan tevatür, yukarida anlattigimiz gibidir. Fakat gelen haber (hadis) tekrar yoluyla veya bazi tabakalarinda da olsa rivâyet edenlerin sayisinin azalmasiyla gelmisse, böyle bir haberin Resulullah’tan bize kesin olarak ulastigi söylenemeyecegi gibi, bu tür bir haber mütevatir de olamaz. Bu tür haberlere “âhad” haber denir. Çünkü haberin Hz. Peygamber’e ulasmasinda bir süphe vardir. Dolayisiyla bu anlamdaki bir haber “yakîn”, yani kesinlik belirtmez. Dogrusu âhad hadislerin rivâyeti eger bir sey ifade edecekse bu da, zandan baskasi olamaz.

Âhad hadis sahîh olabilir. Ancak âhad hadisin sahîh olmasi demek kesin sahîh anlamina gelmez. Bu tür bir hadis, ister Buharî ve Müslim’de yer alsin, isterse bu ikisi disindaki baska kaynaklarda bulunsun fark etmez. Âhad hadisin sahîhligi, zann-i gâlip ile sabittir. Böyle bir hadis mütevatir olmadikça veya destekleyici karinelerle beslenmedikçe kesinlik kazanmaz.

“Mütevatir hadis nasil ‘yakîn’ ifade ediyorsa, ‘âhad’ hadis de ‘yakîn’ ifade eder” sözü aklen ve naklen “metrûk” bir ölçüsüzlük örnegidir. Bu görüs sebebiyle bazi sahîh rivâyetlerden ilk anda anlasilana muhalif çesitli hükümlerin kabulüne alismis bulunmaktayiz. Makbul olmayan âhad haberlerin özellikleri söyle siralanmistir:

 

1) Aklin hükmüyle çelisir

2) Kur’ân’in sabit ve muhkem hükmüyle çelisir. Metruk haber, Kur’ân’in sabit ve muhkem nassindan elde olunan hükümle çelisirse red olunur. Ancak haber Kur’ân nassindan delaleti zannî olan bir hükümle çelisirse reddolunmasi gerekmez.

3) Malum bir sünnetle çelisir. Bir sünnet zannî yoldan degil, ilim yoluyla sabit ve kesinse böyle bir sünnetle çelisen âhad haber alinmaz.

4) Âhad haber, ilim yoluyla sabit olan sünnet gibi geçerli bir fiille çelisirse makbul degildir.

5) Herhangi bir kesin delille çelisir

6) Âhad bir haber, baska bir âhad haberle çelisirse; Ancak bu ikinci haberin sihhatinin bize göre ya aklin ya Kur’ân’dan bir nassin ya da baskaca sabit haberlerin veya icmâin veyahut baska sabit ve malum olan delillerin delalet ve isaretiyle sihhatinin sabit oldugu haberlerden olmasi gerekir.

Birbiriyle veya diger bazi ilmî ya da aklî gerçeklerle uyusmaz gözüken rivâyetlerin bazi muteber hadis kitaplarinda yer almis olmasina gelince; bu konuda dikkatten kaçirilmamasi gereken bir nokta bulunmaktadir. O da hadis tasnifcilerinin bir arsiv uzmani gibi arsivlemeye layik gördükleri her belgeyi, o belgeleri kendi uzmanliklari açisindan degerlendirecek arastirmacilara ulastirmayi esas almis olmalaridir. Bunun faydalari tartisilmamakla beraber bazi rivâyetlerin temel kriterlere basvurulmadan alinmasi, – mesela, Kur'ân'daki kat'i bir delille çelismemesi kurali gözardi edilerek – sahîh hadisler ve ona bagli olarak dinin bütünü üzerinde kuskular uyandirmaya çalisan düsmanlarin eline koz vermistir.

Yusuf el-Kardâvî de Ihtilaflar Karsisinda Islâmî Tavir isimli kitabinda âhad bir hadisi reddeden kimsenin hiçbir âlim ve fakihce tekfir edilmedigini, sayet bir âhad hadisi reddeden hiçbir delile sahip olmadan reddediyorsa hakkinda söylenebilecek en agir sözün bid'at veya sapiklikla nitelemek oldugunu belirtiyor ve konuyla ilgili su örnekleri veriyor:

Ehl-i sünnet âlimleri; cennette Allah'in görülecegini ifade eden meshur hadisleri, Peygamber efendimize sihir yapilmasi olayini hikaye eden hadisleri... vb. birçok sahîh hadisi inkar eden haricileri ve mutezileyi bundan dolayi tekfir etmemislerdir. Ibn-i Kuteybe (ö. 276/889) Te'vilu Muhtelifi'l-Hadis adli kitabinda bu hadisleri ele almis ve elestirilere cevap vermistir.

Baskalarinin sahîh gördügü bir hadisi, kendisi sahîh görmedigi için reddeden nice âlimler vardir. Cerh ve ta'dilde imam Yahya b. Maîn (ö. 233/847), Buhârî ve Müslim'in kitaplarinda naklettikleri "sadakanin farzlari" ile ilgili hadisleri kabul etmemistir. Müminlerin annesi Hz. Aise’nin de Kur'ân'in zahirine muhalif gördügü bazi hadisler hakkinda özel görüsleri vardir. O, bu hadisleri dinleyen sahabîleri, Allah Resülü’nden iyi dinlememek ve hadisi alirken dikkatli olmamak gibi suçlarla itham ederek reddetmistir. Bu duruma örnek olarak su hadisler verilebilir:

"Ölüye, ardindan ailesinin aglamasi nedeniyle azap edilir." Hz. Aise, birden fazla sahabenin rivâyet ettigi bu hadisi "Hiç kimse baskasinin günahini yüklenmez" âyetiyle çelisir görmüstür. Allah Resulü’nün Bedir kuyusu basinda dikilerek kuyuya atilmis Kureys'in ileri gelenlerine isimleriyle seslendigini ifade eden hadisi de "Sen kabirde olanlara isittiremezsin" âyetine aykiri görmüstür. Buna karsin ne sahabeden, ne de sonraki nesillerden hiç kimse müminlerin annesi Hz. Aise’yi zayiflikla, ya da zevcesi Allah Resulü’nün sünnetini reddetmekle suçlamamistir.

Bir harami ya da farzi ispat etmede, âhad hadisin basli basina bir delil olup olmadigi konusunda âlimler farkli görüsler ortaya koymuslardir. Imam Safii ve ona bagli olanlar, namaz, oruç, hacc ve zekat gibi ameli hükümleri inkar edenlerin kafir olacagini, fakat ilahiyat, risalet, ahiret ve gayblerle ilgili (mesela Mehdi hadisleri) haberleri içeren ilmî hükümleri inkar edenler olursa, bu kimselerin küfre girmeyeceklerini söylerler. Çünkü “ahkâm-i ilmiyye” denilen meseleler, ancak Allah’in kitabindan veya Resulünün mütevatir sünnetinden (hadis) kesin bir delil ile sabit olur.

Hanefiler ve onlara tâbi olanlar ise, âhad olan hadisin bir farzin ya da haramin ortaya konmasinda basli basina bagimsiz bir delil olamayacagini, bu vacip, ister amelî anlamda, ister ilmî anlamda bir farz olsun fark etmeyecegini savunurlar. (Hanefi imamlarinin bu görüsüne ragmen ilmihal kitaplarinda midye-istakoz yenilmesinin haram kilinmasi gariptir! Buna göre, âhad bir hadisle gelen bilgiyi inkar edenlerin kafir sayilamayacaklarini söylerler. Nitekim Hanefi fikhi usulcüleri bunu benimsemislerdir. Pezdevî (ö.483/1090) der ki: "Âhad hadisle yakîn (kesin) bilginin elde edilebilecegi iddiasi batildir, geçersizdir. Çünkü âhad haber kuskusuz ihtimallidir. Bir yerde ihtimal varsa, orada yakîn bilgi olamaz."

Imam Sâtibi de (ö. 790/1388) el-Muvâfakât isimli kitabinda su görüse yer veriyor: "Sünnet, bir farzi ve harami kendi basina ispata yetkili degildir. Sünnetin görevi, Kur'ân'in genel olan lafzini tahsis etmek, mutlak olani takyid etmek kapali olani açiklamaktir. Bu hususlarin da mutlaka mütevatir hadislere dayanmalari gerekir. Aksi halde âhad hadis bu hususta geçerli delil olamaz."

Selmân Fârisî'den Hz. Peygamberin söyle dedigi rivâyet edilir: "Helal Allah’in kitabinda helal kildigi seydir. Haram da Allah’in kitabinda haram kildigidir. Hakkin sükut ettigi, bir sey söylemedigi ise sizin için affedilendir "

Sâtibî de, "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ululemre (idareciler) itaat edin" âyeti üzerine cumhûrun söylediklerine karsilik su cevabi veriyor: "Söz konusu ayetten çikan sonuç sudur: Allah’in Resulüne itaatin vacip olusu, O'nun genel hükmü tahsis etmesi, mutlak hükmü kayda baglamasi ve mücmel (anlasilmaz gibi) olani tefsir etmesidir.”

Iste mütevatir hadis de budur. Hz. Peygamber’in getirdigi herseyin Kur'ân'dan olmasi gerekir. Çünkü Hz. Aise’nin “Onun ahlâki Kur'ân idi” seklindeki ifadesi bunu gösteriyor. Yine sünnet bir bütün olarak Yüce Allah’in, "...Ayrica bu Kitabi da sana, hersey için bir açiklama bir hidayet ve rahmet kaynagi ve müslümanlar için de bir müjdeci olarak indirdik" (en-Nahl, 16; 89) kavlinin anlamina dahildir, bunun içindedir. Nitekim Sâtibî bunu yüce Allah’in, "Biz o Kitap'ta hiçbir seyi eksik birakmadik" (el-En’am, 6; 38) ayetiyle teyid etmektedir.

Diger taraftan Hz. Peygamber’den rivâyet olunan, "Pek yakinda biriniz çikip söyle konusacak: Iste Allah’in Kitabi. Onda yer alan helal seyleri biz de helal kabul ederiz. Onda yer alan haramlari biz de haram sayariz. Dikkat edin, benden kime bir hadis ulasir, o da bunu yalanlarsa kesinlikle Allah ve Resulünü yalanlamis demektir.” seklindeki hadisi, âyet reddediyor.

Önce bu hadisin ravileri arasinda Zeyd b. el-Hubâb bulunuyor. Bu adam çok hata yapan ve yanilan biridir. Bundan dolayi bu kisiden Buhârî ve Müslim bir tek hadis bile rivâyet etmemistir. Müsellemu’s-Sübût ile Tahrîr adli kitaplarda su ifadeler yer alir: “Vahid haber yakîn (kesinlik) ifade etmez. Bu konuda hadis ister Buhârî ve Müslim'de yer alsin, ister baska kaynaklarda yer alsin fark etmez.”

Bu açiklamalardan anlasilacagi gibi bir seyi farz ya da haram kilmak ancak yakînî (kesinlik tasiyan) anlamindaki, subûtu ve delaleti de kat'î olan bir delil ile sabit olur. Bu durum sünnete nispetle ancak mütevatir olan hadislerle gerçeklesebilir. Sünnet bir seyi farz kilmada bagimsiz degildir. Mutlaka o seyin fiilen olmasi veya Kur’ân’a baglanmasi gerekir. Buna göre kim, bir farzi veya harami ortaya koymada sünnetin bagimsizligini kabul etmezse, o kimse ancak üzerinde imamlarin ihtilafa düstükleri, farkli görüsler ortaya koyduklari seyi inkar etmis olur. Yoksa zaruri olarak bilinmesi gereken bir seyi inkar etmis sayilamaz ve bundan dolayi da tekfir edilemez.

 

2. Kur’ân ve Sünnetin Anlasilmasi

Kur’ân’da yaklasik on yerde geçen hikmet kavrami, sünnet karsiligi olamaz. Hikmet, Kur’ân ögretilerinden elde edilen sey”, baska bir deyisle, her seyi yerli yerinde degerlendirmektir.

Kur’ân-i Kerîm’i az, hadisleri çok okumak… Bu durum Islâm’in gerçek yüzünü aksettirmez. Aksine bu hareketin kötü beslenmeye benzedigini söyleyebiliriz; zira bedeni ve akli olusturan unsurlar arasinda bir denge saglamak gerekir.

Sahîh-i Müslim’deki “Her azi disli hayvanin yenilmesi haramdir” seklindeki hadisin serhi yapilirken Kur’ân-i Kerîm’i bilmemenin insani ne denli asiri noktalara tasidigini gördüm. Bu hadisin En’am suresi 145. âyetini neshedebilecegi son derece zayif ve gülünç bir iddiadir.

Bizim özellikle tavsiyemiz Kur’ân’a dönmek ve Kur’ân ile Kur’ân üzerinde düsünmek ve Kur’ân’a dikkat çekmektir. Hadis ilimlerini okurken Kur’ân’in manalariyla hadisi iç içe götürmek gerekir. Ancak kisi, Allah’in âyetleri önünden rüzgar gibi geçip gider ve fakat bazi hadisler üzerinde gereginden fazla duracak olursa iste bu dogru degildir. Insanin Kur’ân önünde kör, fakat hadisler önünde gözlerini son derece açmasi caiz degildir. Nitekim bu konuda hiç de hos karsilanmayacak sözler de isitmiyor degiliz. Adamin biri çikiyor, “Kitabin (Kur’ân’in) sünnete olan ihtiyaci, sünnetin Kitaba olan ihtiyacindan daha fazladir” diye konusuyor. Bu dengesizliktir ve yanlis bir degerlendirmedir. Biz hem Kur’ân’a, hem de sünnete birlikte inaniriz. Kitabin asil, yani birinci temel kaynak, sünnetin de fer’î, yani ikinci dereceden bir kaynak olduguna inaniriz. Ayni zamanda Hz. Peygamber’in kesin olarak gelen hadislerine de inaniriz. Bu kesinlik ancak hadisin hem sened hem de metin bakimindan olmasi halinde geçerlidir.

Kur'ân'in korunmasi sünnetin de korunmasini içine alir. Çünkü sünnetin Kur'ân'i takyid ve tahsis edici oldugu konusunda ihtilaf yoktur ve sünnet Kur'ân'in açiklayicisi, güvenilir bekçisidir; keyfi yorumlara tabi tutulmasini önler. Genel anlamda sünnet reddedilemez ve sünnetin ortadan kalkmasi demek, ondan bosalacak yerin sünnetin tam ziddi olan “bid'at”le doldurulmasi demektir. Sayet sünnet bütünüyle reddedilebilir olsaydi, bizler için Allah Resulünde güzel örnekler oldugunun bildirilmesi abes olurdu ki; yüce Allah bundan münezzehtir. Yine Kur'ân'da defalarca Resule itaat emredilmekte ve inananlarin aralarinda çikan anlasmazliklarda Resulü hakem tayin edip , verdigi hükmü içlerinde hiçbir sikinti duymadan kabul edip teslim olmadiklari sürece tam mümin olmadiklari beyan olunmaktadir.

Islâm’i kiliç dini olarak takdim etmeye çalisanlar var. Bu konuda hadis naklediyorlar. Bu gün ümmet çocukça düsüncenin elinde kalmistir. Daveti güzelce yapabilmek için peygamberi iyi tanimak gerekmektedir. Savasmadan önce Islâm’a davet etmek gerekir. Benî Mustalik’la yapilan baskini örnek vermek hatadir. Nafi - Allah onu bagislasin - hata etmistir. O, hanimlara yaklasma konusunda da yanlis anlayisa sahiptir. Zayif olmasina ragmen Nâfî’nin rivâyetleri itibar görmüstür. Isin garibi çagimiz âlimlerinden Elbânî de Islâm’da savasin özelliklerini anlatirken Nâfi’nin rivâyetini terk ettigim ve diger rivayetleri tercih ettigim için beni elestirmistir.

Hatalarimizi, ayiplarimizi görüp tartismamiz lazim... Bugün Batililar çaliskan, müslümanlar tembeldirler. Dünya nerede, Araplar nerede? Dünya medeniyet yarisi yaparken, biz fakirlik ve zühd edebiyati yapiyoruz. Allah selamet versin Münzirî (ö. 606/1209) et-Tergib ve t-Terhib adli eserinde bu tür hadislere çokça yer ayirmistir. Fakirlik ve zühdü tesvik eden hadislerin hepsi zayiftir. Her seyden önce bu hadisler, Kur’ân’in mantigina aykiridir. Fakirligi savunmak zina ve faizden daha büyük günahtir. Zengin sahabîlerin Islâm’a pek çok yararlari olmustur. Bu tür hadislerin söylenme maksadi iyi arastirilmalidir.

Hadisler, Kur’ân’in ölçüsüne vurulur, ona göre degerlendirilir. Sünnet Kur’ân i neshedemez. Bir yigin zayif hadis Islâm kültür ufuklarini kara bulutlarla doldurmus, bir o kadar da sahîh hadisin manasina tahrif hakim olmus veya karismistir.

Kuskusuz dinî bir hüküm, digerleri bir tarafa birakilarak sadece bir hadisten çikarilamaz. Önce hadisler bir araya toplanir, sonra toplanan bu hadisler Kur’ân’in gösterdigi mana ile karsilastirilir; zira Kur’ân bir çerçevedir. Hadisler onun çevresi içinde is görür, bu siniri tasamaz. Sünnetin Kur’ân aleyhine hüküm verdigini veya onun hükümlerini neshettigini iddia eden kimse aldanmistir.

 

a. Kadin Haklari

Ehl-i hadis, kadinin diyetini erkegin diyetinin yarisi kabul ederken, fakihler esit kabul ederler. Nitekim Hanefî fikhi de kan ve diyetler konusunda insanlar arasinda esitligi esas kabul etmistir.

Dul ve bakirenin evliliginde izin ve yetki konusu da yanlis anlasilmistir. Sâfî ve Hanbelîler kizin gönlü olmadan evlendirilebilecegini savunmuslar, Hanefîler ise kadina kendi seçimiyle evlenme hakki vermislerdir. Birinci görüs kadinin sahsiyetini küçük düsüren bir anlayisin yansimasidir.

Avrupa’da kadinlar esleriyle kendi baslarina karar vererek evlenirler. Bu hususta hiç taviz vermezler. Imam Mâlik ile Ahmed b. Hanbel’in görüslerini göz önünde bulundurarak, Avrupalilarin bu görüsleri taklit etmelerini kendilerine zorunlu kilmak durumunda olamayiz.

Diger taraftan kadinlarin peçe takmalari bugün için mahzurludur. Iyi bir görüntü olmamaktadir. Sonra böyle bir emir de yoktur. Hac ve namazda yüzler zaten açiktir. Üstelik hac sirasinda açmak vaciptir. Kaldi ki, bazi hadislerden sahabe hanimlarinin yüzlerinin açik oldugunu anliyoruz. Nitekim, Buhârî hadisinde bayram namazinda erkek ve kadinlar namazgahta toplanirlar ve Resûlullah (a.s.) kadinlara hitaben söyle buyurur: “Ey kadinlar! infak ediniz; zira çogunuz cehennem odunudur.” Bunun üzerine kadinlar arasindan al yanakli bir kadin oturdugu yerden söyle- der: “Bizler niçin cehennem odunu olacakmisiz ?” Hz. Peygamber de cevaben söyle der : “Çünkü sizler çok sikâyet eder ve nankörce davranirsiniz ! ” Bu hadiste ravi kadinin al yanakli oldugunu nasil anladi? Bu ancak kadinin yüzünün açik olmasiyla anlasilabilir.

Kur’ân-i Kerîm’de, “Mü’min kadinlara söyle: ...Bas örtülerini yakalarinin üzerine örtsünler” denilmektedir. Eger yüzü örtmek gerekiyorsa “Baslarinizi yüzlerinizle beraber örtün” denilmesi gerekmez miydi? Cahiliyye devrinde ve Islâm döneminde bazi kadinlarin gözlerini peçe ile örttükleri bilinen bir gerçek ise de, bu sadece âdettendir. Ibadet ise ancak nass ile sabit olur.

Kadinlarin kocalarindan ziyaret vs. için izin almalari konusu da istismar edilmis ve kadina baski araci olarak kullanilmistir. Bu konudaki uygulamalar Islâmî degildir. Biz Islâm’i sadece ürperti veren bir surette takdim ettik. Meshur davetçilerden biri bir hutbesinde, ‘Kadin evinden, bir evlenirken, bir de kabre giderken çikar’ der sonra da bir hadis zikreder. Söyle ki;

Bir kadinin babasi hastadir. Babasini ziyaret etmek için kadin kocasindan izin ister ve fakat kocasi izin vermez. Babasi öldügünde cenazesinde bulunmak için kadin tekrar kocasindan izin ister, kocasi yine izin vermez...

Hatip diyor ki; kadin hadiseyi Resûlullah’a anlatinca efendimiz söyle dedi: “Allah kocana itaat etmen sebebiyle babani bagisladi!..”

Dinimiz böyle mi takdim edilir? Kadin Allah’in emrettigi sila-i rahim’i terketsin diye hapsedilir mi? Bu, “Evlerinizde vakarinizla oturun, ilk cahiliyye devri kadinlarinin açilip saçilarak, zinetlerini göstererek yürüyüsü gibi yürümeyin...” âyetini bir adamin ahmakça yorumlamasindan baska bir sey degildir!..

Asr-i saadet’te kadinlar bugün oldugundan çok daha fazla hakka sahiplerdi. Hicret farz kilindiginda kadinlar da hicret ettiler. Senelerce peygamberin mescidinde namazlarini kildilar. Cephede savastilar. Fakat son asirlarda kadinin konumu kötülesti. Kendisine cehalet ve toplumdan dislanma zorunlu görüldü. Mirasini alamadi. Evliligi konusunda çok nadir görüsü soruldu. Islâm adina horlandilar. Isin ilginç tarafi da ümmetin içinde bulundugu bu kargasanin sebebi olarak Islâm gösterildi. Asil dehset verici olan ise, Islâm’i müdafaa eden ve onun adina konusan kimselerin, tevarüs eden bu kesmekesi savunmaya kalkismalaridir.

Hz. Ömer (r.a.) Medine çarsisinin hisbe/zabita görevini Sifâ isimli kadina verdiginde, onun bu yetkileri çarsidaki erkekleri de kadinlari da kapsamaktaydi. O kadin helale helal, harama da haram diyerek adaleti ikame eder, anlasmazliklari engellerdi.

Ibn Hazm, devlet baskanligi disinda kadinin her türlü görevi üstlenebilecegini, bunda mahzur görmedigini söylemistir. Ibn Hazm’in bu sözünün “Islerini kadinlara birakan milletler mahvolur” hadisiyle çelistigini söyleyenler çikabilir. Hadis sened ve metin açisindan sahîhtir, fakat hadisin mânâsi nedir?

Iran halki, devleti hiçbir seyden anlamayan genç bir kadina biraktilar. Bu ise devletin çökmekte oldugunun bir isaretiydi. Bu durum dirayetli bir komutanin is basina gelmesine kadar devam etti. Hz. Peygamberin bu konudaki sözü bu mânâda çok dogru ve açiklayicidir. Yoksa burada kadinlari küçümsemek söz konusu degildir. Nitekim, Kur’ân-i Kerîm’de Neml suresinde Sebe melikesi Belkis’in saltanatindan bahsedilmektedir.

Ingiltere, Kraliçe Viktoria zamaninda altin çagini yasamisti. Yine orada bir kadin yillarca baskanlik yapti. Bu kadinlari seçenlerin ne kayiplari var? Hindistan’da Indira Gandi tarafindan müslümanlara öldürücü darbeler vuruldu. Islâmî olusum iki parçaya bölündü.

Golda Meir’in idareciligi sirasinda Araplarin basina gelen musibetler unutulacak cinsten degildir! Onlari alt etmek için yeni bir nesle muhtaciz! Bu ise kadin erkek meselesi degil, ahlak ve karakter meselesidir. Burada erkegin veya kadinin bir fonksiyonu yoktur. Dindar bir kadin, sakalli da olsa nankör bir erkekten daha hayirlidir.

Kadinin sahitligi konusun da âyet ve hadislerden uzaklasarak kadina kisitlamalar getirilmistir. Bu konuda Kur’ân’in hükümleri önemlidir, sahislarin degil.

Köpegin, merkebin ve kadinin, namaz kilanin önünde geçmesiyle namazin bozulacagina dair rivâyeti Hanbelîler ve Zâhirîler disinda üç mezhep kabul etmemistir. Bu konuda Zâhirîlerin garip bir anlayisi vardir. Onlara göre namaz kilan insanin önünde yatan kadin namazi bozmazken, önünden geçen kadin namazi bozar.

Birtakim dindar geçinenler var ki, bunlar da dinin önünde oldukça büyük engeller olusturuyorlar. Bunlar, kadinin bu gibi görevlerine göre yaratilmadigini, kadinin görevinin, su ya da bu hizmet degil, sadece çocuk dünyaya getirmek ve yatak için yaratilmis bulunduklarini savunuyorlar!.. Buna karsilik isterdim ki, çagdas Islâm dünyasindaki baskentlere ait mescitlerde hanim vaizeler bulunsun. Hepsi de Allah’a bagli, günah ve haramlardan sakinan, güzel bilgi ve bulgularla çevrelerini etkileyen hanimefendiler... Dogrusu bu anlamda hanim egitimcilere oldukça ihtiyaç duyulmaktadir. Çünkü bugün karsi karsiya bulundugumuz fitne durumundaki uygarligin tehlikeleri ancak bu sayede önlenebilir.

Kadinlar konusundaki taassup birtakim metruk ve zayif hadislerden kaynaklanmaktadir. Ibn Hazm bu rivayetleri inkar etmistir. Din sahasina zayif hadislerle giren kisinin durumu, pazara sahte parayla çikan kimsenin durumu gibidir. Polis onu eli kelepçeli götürdügünde sadece kendini ayiplamasi gerekir. Islâm’in ince ruhunu yalniz fikih âlimleri kavrayabilir. Fikirler istilaya maruzken, ikinci derecedeki meselelere gösterilen ilginin mantigi nedir?

Kadina dokunmak aptesti bozar mi bozmaz mi? gibi meselelere bazi gençlerin asiri ilgisi dogrusu kalbimi sizlatmaktadir. Sanki bu mesele ”seçimler serbest mi, hileli mi yapildi?” meselelerinden çok daha gerekli ve çok daha önemli.

Cezayir’de görmüstüm. Biri ayaga kalkmis avazi çiktigi kadar bagiriyordu. “Islam’da kadin er kisiler dogurmak için yaratilmistir ve bundan baska bir isi yoktur” diyordu. Islâm adina konusan bu miskin, yalan sözden baska bir sey bilmiyordu. Güya kadin, hiçbir erkegi görmezmis, hiçbir erkek de kadini görmezmis...

 

b. Güzel Sanatlar ve Musikî

Sarki hakkindaki yasaklara gelince, bunlari ayirmak gerekir. Hamâsî duygular içeren, secaati artiran, kahramanlik anlatan sarkilar Islâm’da yasak degildir. Süflî duygulari ön plana çikaran ve meclislerinde fiski fücur islenen sarkilar yasaklanmistir. Gerçekten de yalvararak sarki söyleyen bir sarkicinin sesi, Allah’in affina olan ümitleri harekete geçirdigi gibi, eski günahlara olan pismanliklari da harekete geçirir. Tüm bunlar Allah Teâlâ’nin istemis oldugu kullugun sekillerinden/renklerindendir.

Ebû Hâmid el-Gazzâlî (ö. 505/1111) bile siiri güzel ve çirkin diye ikiye, musikîyi de yedi kisma ayirir. Bunlar arasinda mübah, müstehab ve vâcib olanlari bulundugu gibi mekruh ve haram olanlari da bulunmaktadir. Anlamiyorum, bazilari müzigin haram oldugunu nereden çikariyorlar, müzik dinlemeyi nasil kötülüyorlar?

Hatirliyorum Mekke-i Mükerreme’de müderris iken bir gün odam da oturmus, yorgunlugumu gidermeye çalisiyordum. Kendi kendime sikintimi bir seyle teselli edeyim dedim ve radyoyu açtim. Radyoda sevdigim bir sarkicinin çikmasi beni sevindirdi. O sirada danismani oldugum bir ögrencim kapiyi çaldi ve içeri girdi. Sarki dinledigimi görünce, “Bilmiyor musun? sarkinin her türlüsü haramdir” diyerek radyoyu kapamami istedi. Ben de, “hayir bilmiyorum” dedim ve söyle devam ettim: “Islâm sadece size mahsus bölgesel bir din degildir. Sizin dar çerçeveli bedevice bir anlayisiniz var! Bu dar düsüncenizi Islâm ile bir kefeye koyuyor ve bunlardan birinin ayrilmayacagini söylüyorsunuz. Bu gidisle Islâm kefesi sapacak ve insanlar onu birakacak! Bu ise, Allah Teâlâ’nin mesaj ve hidayetine yapilmis büyük bir zulümdür.”

Resme gelince, Edebe aykiri olmadikça ve insan tabiatini günaha tesvik etmedikçe resimler haram degildir. Heykellere gelince, bu konuda varit olan nasslar onlarin haram oldugunu göstermektedir. Ancak çocuk oyuncaklari ve kiz çocuklari için çesitli sekillerde yapilan oyuncaklar müstesna; zira hiç kimse bunlara tazimde bulunmayi ve ibadet etmeyi düsünmez.

Ister heykel olsun, ister kâgit üzerine yapilan resimler olsun tasvirin her türlüsünü haram sayan, fetvâ adamlarinin bulundugunu biliyorum. Nasslari ifade ettikleri anlamlarin disindaki manâlara göndermenin dünya ve ahireti birlikte zâyi etmesinden korkuyorum...

 

c. Yeme-Içme ve Giyim-Kusam

Hintli bir âlimin Islâm’da Yemek Âdâbi adli eserini okumustum. Adamin adetler ile ibadetleri karistirdigini, Arap adetleri adina Bati adetlerine savas açtigini gördüm. Bu savasin Islâm ile hiçbir alakasi yok.

Yemekten önce besmele çekmek gerçekten bir görevdir. Resûlullah’in (a.s.) su sözü de bunu dogrulamaktadir: “Besmele çek! Sag elinle ye ve önünden ye!”

Yemek âdabi konusunda çesitli hadisler varit olmustur. Bunlardan bir kismi sahih, bir kismi uydurma ve bir kismi da Araplarin âdetlerindendir. Nitekim masada yemek yememek, elle yemek, kasik kullanmamak hususlarinda herhangi bir emir ve yasak yoktur. Bugün özellikle Araplarin uygulamasi, Avrupalilar karsisinda utanç verici bir durumdur. Onlar kaplarda yemek birakmazken, Araplar israf içerisindedirler.

Diger yandan Islâm’in özel bir kiyafeti de yoktur. Sarik konusundaki hadislerin hiçbir degeri yoktur. Faziletine dair hadisler sahîh degildir. Sarik Araplara ait bir giysidir. Sicak iklimlerde basin örtülmesi zaruridir. Bol ve beyaz elbiseler tercih edilir. Soguk iklimlerde ise, bedeni sicak tutacak daha dar ve koyu renkli elbiselerin giyilmesi zorunludur. Müslüman israftan ve gösteristen uzak kalmak sartiyla istedigi elbiseyi giyebilir. Diger ülkelerde Araplarin elbisesi israf, rezalet ve delice sehvet pesinde kosmanin bir simgesi olmustur. Bu mu Islam a hizmet edecek ve onun davetini yayacak olan sey?..

 

d. Mesken ve Çevre

Bina yapmayi kötü saymak caiz degildir. Aksine bu bir farzdir. Ibadet gökdelende de olur. Ama neredeyse bina yapmayi günah sayacak hadisler okudum. Bu konuda Kütüb-i Sitte’de hadisler oldugunu biliyorum. O gün için bina yapmaktan çok daha mühim isler vardi. Bu yüzden böyle bir hadis varit olmustur.

Müslüman beldelerinin güzel tertipli ve düzenli olmasi bu gün için çok daha lüzumludur. Avrupalilar temizligi Müslümanlardan ögrenmislerdir ama bu gün Müslümanlar temizligi maalesef unutmuslardir. Hiç süphe yok ki, medeniyetlerinin parlak günlerinde Müslümanlar, beden ve elbise temizligi bakimindan yeryüzünün en temiz insanlari idiler. Temizlikte suyu kullanmis olmalari onlari daha da yüceltmistir.

 

e. Seytan ve Cin Çarpmasinin Hakikati

Cin çarpmasindan sanilan hastaliklarin pek çogu sinir bozukluklarindan kaynaklanmaktadir. Gizli mikroplar cinler aleminden midir? Menâr kitabinin müellifi veba hakkindaki hadisi delil getirerek bu ihtimali gözden uzak tutmamistir. Onun bu yaklasimi dogru olabilir. Çünkü kötü cinler mikroplar alemini görebilir ve mikroplar aleminin içerisinde hastalik tasiyan mikroplarla insanlara zarar verebilirler. Müminlerin “eûzü besmele” ile cinlerden korunma istegi de buna delil olabilir. Cifir hesaplari ile ugrasmamak gerekir.

Bu asirda mikroskop vasitasiyla tespit edilip, mikrop olarak isimlendirilen canli ve görünmez varliklarin cinlerden bir çesit olduklari dogrudur. Bu mikroplarin bir çok hastaligin sebebi olduklari tespit edilmistir. Biz vebanin cin çarpmasindan ileri geldigine iliskin hadisin tevilinde mikroplarin cin çesidinden oldugunu söylemistik. Biz müslümanlar olarak bazi âhad rivayetleri dogrulamak için bilimin tespit ettigi, doktorlarin karar kildigi veya delil olmayan bir seyi kendisine izafe etme konusunda tartismaya ihtiyaç duymayiz.

Bize göre Allah’in salih kullari üzerinde seytanin gerçekte bir etkisi yoktur. Salih kullarin en hayirlisi resûller ve nebîlerdir. Hz. Meryem ile Hz. Isa’ya seytanin dokunmadigi, Resûlullah’in seytaninin müslüman oldugu ve Resûlullah’in kalbinin yarilip içine seytanin payinin atildigi seklindeki hadislere gelince, tüm bunlar zannî haberlerdir, âhad rivayetlerdir. Hadisin konusu gayb alemi ile ilgilidir. Gayba iman da Akaid konusudur. Akaid’de zan ile amel edilmez. “Zan, hakikat bakimindan hiçbir sey ifade etmez.” O halde biz akidemizde bu hadisin ihtiva ettigi manaya iman etmekle mükellef degiliz.

 

f. Fitnelere Dair Hadisler

Fitneler ile kiyamet alametleri hakkinda bir çok hadis okudum. Okumami, gaybin derinliklerini kavrayamadigim meçhuller içerisinde bocalayarak bitirdim. Meselâ, Deccal hakkinda pek çok rivâyet var. Birinde söyle deniyor: “Deccal’in iki gözü arasinda kafir yazilidir! Bu yaziyi ancak müslümanlar okuyabilecektir.”

Bana öyle geliyor ki Deccal Yahudilerin ileri gelenlerinden belki de büyük tabiat bilginlerinden biri olacak. O, Yahudi’nin kaypakligini, Allah yolundan engellenmesini ve Allah düsmanlarini temsil eder. Diger taraftan Kiyamet hadisleriyle ilgili bir çok hadis de illetlidir.

 

g. Kader ve Cebir

Kader meselesi de yanlis anlasilmistir. Bu noktada Müslim’in Sahîh’inde rivâyet ettigi su hadisten sakindirmak görevimizdir. Hadis söyledir: “Kendisinden baska ilah bulunmayan Allah a yemin ederim ki sizden birisi cennetliklerin amelini isler, öyle ki cennet ile arasinda bir kol boyu mesafe kalir, birden alin yazisi onun önüne geçer de, o da tutar cehennemliklerin amelini isler ve böylece cehenneme girer. Yine sizden birisi cehennemliklerin amelini isler...” Zikredilen bu hadiste de ilk bakista cebre inanç vardir ki bu kabul edilmez. Kitap ve sünnete aykiridir.

Tirmizî’nin Hz. Ömer’den naklettigi bir rivâyet okudum “Ademogullarinin sirtlarindan zürriyetlerini çikarmis ... Ilk çikanlara bunlari cennet için yarattim ...” seklindeki bu hadis nerdeyse Cebriyye’nin bir nassi durumundadir. Fakat buna ragmen hadis kitaplarina girmistir.

Akil ve nakil ile sabit olan dinin gerçeklerine, senedi zayif veya metni illetli hadisler yön veremez. Kader konusundaki hadislerin ciddi bir tetkike ihtiyaci vardir. Bu hadislerin iyice ögrenilmesiyle müslümanlarin eskiden ve son zamanlarda kendilerine musallat olan bireysel ve toplumsal hezimetlerden uzaklasabileceklerini ümit ediyoruz.

 

SONUÇ

Gazâlî, hadislerin sihhatini sorgulayan ve elestiren bir düsünceye sahiptir. Onun hadis ve sünnete bakisinin genel anlamda Kur’ân eksenli oldugunu söyleyebiliriz. O Kur’ân ile birlikte akil ve bilimi de esas almakta, özellikle çok kesin olmayan rivayetleri akil ve bilim süzgecinden geçirdikten sonra onaylamakta veya reddetmektedir. Bilimle çatisan veya çelisen mütevatir olmayan rivayetleri, kabul edemeyecegini, kendisinin aklin ve bilimin yaninda oldugunu her vesileyle vurgulamaktadir. Gazalî, sünnetin birincil degil Kur’ân’dan sonra ikincil bir kaynak oldugunu, Kur’ân’in sünnetle asla nesh edilemeyecegini belirtmektedir.

Tüm hadis kaynaklarinin hemen tamamini elestiren Gazâlî, yeri geldiginde Buhârî ve Müslim’i elestirmekten de geri durmamistir. Yine hadis sarihlerinden özellikle Ibn Hacer el-Askalânî’nin bazi konulardaki yorumlarini ve anlayisini asla kabul etmedigini sert bir üslupla dile getirmekte ve Ibn Hacer’i suçlamaktadir. Bunun yanisira Ahmed b. Hanbel’e ve onun Müsned’ine de güvenmedigini çesitli örneklerle ortaya koymaktadir. Gazâlî’ye göre bütün bu eserlerdeki hadisler, öncelikle Kur’ân, akil ve bilim süzgecinden geçirildikten sonra alinmali ve delil olarak kullanilmalidir.

Gazâlî’ye göre müslümanlarin hadis ve sünnetle ilgili çikmazlarindan biri de anlama problemidir. Ona göre bugün ümmetin dizginlerini elinde tutmak isteyen çocuksu bir Islâmî düsünce bulunmaktadir. Akil sahibi müslümanlar bunlarin yaptiklari karsisinda mahzun mahzun baslarini önlerine egip susuyorlar. Isin korkunç tarafi bu düsünce, bünyesinde sakalli boylu boslu kisileri toplayan çocuksu bir akla sahip bir düsüncedir. Manalarini anlayamadiklari bazi hadisleri buluyor, sonra da Islâm’a tiksinti ve korku uyandiran bir sekil veriyorlar. Ancak ne var ki, bazilarina dipnotlarda temas ettigimiz gibi, Gazâlî’nin de bazen aceleci davranmasi sebebiyle bir kisim hadisleri yanlis anladigini ve söz konusu hadislerle ilgili iddialarinda çok da tutarli olmadigini burada hatirlatmak durumundayiz.

Gazâlî, hadislerin sihhati hakkinda verilen hükümleri elestirmekle birlikte, esasen genel anlamda sünnetin reddedilemeyecegini, sünnetin ortadan kalkmasi halinde onun yerini “bid’at”lerin dolduracagini belirtmektedir. Ayrica Kur’ân-i Kerîm’de Allah’in Elçisine itaat ve onun örnek alinmasi ve hükümlerine razi olunmasiyla ilgili bir çok âyetin yer aldigini hatirlatan Gazâlî, Hz. Peygamberin sahih hadisleri ve sünneti sayesinde keyfi yorumlarin önüne geçilmis oldugunu da vurgulamaktadir.

Gazalî, sahih hadis kitaplarinda yer alan bazi hadisleri tenkit etmis olmasinin, kibirle ya da büyük âlimlerin kiymetini inkar etmekle bir alakasinin olmadigini, bütün bunlari Allah için, O’nun elçisi ve din adina yaptigini ifade etmektedir.

Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nurgül Çepni / 5.2.2010



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...